Gençler arasında yaygınlaşan "İstiyorum ama yapamıyorum" ifadesi, aslında bir imdat çağrısıdır. Ancak semantik bir perspektifle bakıldığında bu cümle, kişinin sorumluluğu kendisinden dışarıdaki bir faktöre atfetme çabasıdır. Gerçekte durum şudur: "İstiyorum ama yapmıyorum." "Yapamadım" dediğimizde suçluyu dışarıda ararız; "yapmadım" dediğimizde ise irademizle yüzleşiriz. Şimdi bu süreci besleyen, duygusal, biyolojik, nörolojik ve kişilik örüntüleri bağlamında ele alarak inceleyelim.
Bu sürecin temelinde mantıksal ve duygusal beynin kopukluğu yatar. Mantıksal beyin, duygusal beyinle entegre olmazsa sadece "ne yapmamız gerektiğini" söyler, ancak bu eylemin sonucunda ne hissedeceğimizle ilgilenmez. Sadece mantığa dayalı bir süreç, bir süre sonra bıkkınlığa ve ertelemeye yol açar.
Öte yandan, süreci sadece duygusal beyinle yönetmek de kişiyi duyguların içinde boğar. Duygular tarafından yönetilen birey, her uyarıcıya aşırı anlam yükleyerek hassaslaşır ve bir süre sonra bu yükün altında ezilerek içe kapanır. "İstiyorum ama yapamıyorum" diyenlerin birçoğu, duygularını kelimelerle ifade etmek yerine onları eylemsizlikle dışa vuran kişilerdir.
Öğrenme, sadece motivasyonla tetiklenen anlık bir sıçrama değildir; biyolojik bir uyarılma silsilesidir:
Süreci doğru yerden başlatamayanlar, doğrudan "başarılı olayım" hedefine odaklanır. Oysa temel olan, kişinin o şeyi istemesidir. İsteğin oluşması için de kişinin bir eksiklik hissetmesi gerekir.
Bugün gençlerin en büyük engeli, kendilerini hiçbir alanda "eksik" görmemeleridir. Eksiklik; bulunduğumuz yer ile hedeflediğimiz yer arasındaki boşluğu hissetmektir. İnsanoğlu, ölüme karşı kendini eksik hissettiği için tıp bilimini geliştirmiştir.
Ancak biz, çocuklara bu sağlıklı "eksiklik" hissini kazandırmak yerine onları kıyaslayarak "yetersiz" hissettiriyoruz. Kıyaslanan çocuk, gelişim için değil, rakibini geçmek için yarışır. Yarışmak insan doğasına aykırı bir yük olduğunda ise genç, bu ağırlıktan kurtulmak için "istiyorum ama yapamıyorum" diyerek havlu atar.
Süreci sabote eden belirli kişilik örüntüleri mevcuttur:
Bu durum beyin dalgalarına da yansır. Ders başında olması gereken Alfa (sakinlik) yerine Beta (kaygı/radar) aktifse, zihin sürekli tehdit arar. Eğer Teta dalgaları asimetrik olarak yüksekse, zihin bir felaket senaryosu yazarına dönüşür. Sonuç; kronik stres ve bedenin bir "stres ambarına" dönüşmesidir.
Beyin bizi değil, biz beynimizi yönetebiliriz. Bu döngüden çıkışın yolu, "istemediğimiz halde yapmaya devam etmekten" geçer. İnsanın özyeterlilik hissettiği en güçlü an, içinden gelmediği halde sorumluluğunu yerine getirdiği o eşik atlama anıdır. Bu, beyne "Kontrol bende!" demenin en işlevsel yoludur. Psikolojide ifade edilmeyen duygular "bitmemiş işler"dir. Hayatını bu yüklerle sürdüren birey, el freni çekik bir araba gibidir; ilerleyemez ve tükenir. Bu durumun temel faktörü; kendimizle kurduğumuz iletişim dilidir.
Kendimize biçtiğimiz değer, bilişsel esnekliğimiz, engelleyici kontrol mekanizmalarımız ve en önemlisi kendimizi affetme esnekliğimiz, bu sürecin anahtarıdır. "İstiyorum ama yapamıyorum" döngüsü, ancak kişinin kendi içsel dilini iyileştirmesi ve o duygusal el frenini indirme cesaretini göstermesiyle kırılabilir.