Vehim, amansız bir hastalıktır. Şöhret gibi insanın malı olmayanı insana mal eder. Görünmez olan gücü türlü oyunlarla görünür kılarak insana bir iktidar yolu aralar. İnsan zaaf ve yetersizliğiyle hatta cahil cesaretiyle o yolda yürümeye başlar. Saltanat koltuğunda kendini bulur. Artık ağzına bir parça bal çalınmıştır.
Son üç yüz yıldır daha çok yüzyıllardır hatta Emevî’ye ruhunun yeşerdiği zamanlara kadar vardırılabilir medeniyetimizde bu ruhun varoluşunu anlama serencamı. Günümüzde bilhassa halkın isminin zikredildiği lakin gerçek ehil olanlarının makamlara getirilmediği son asrımızda büyük makamlara küçük insanlar getirilmiş daha doğrusu canlılar yerleştirilmiş.
Memuriyet bir iktidar alanı değil hizmet alanıdır. Hakimiyet göstergesi, benlik teşhir alanı hiç değil. Tahakküm etmek, başarıyı kendine alıp kusuru dışındakilere vermek putataparlığın nefisteki tezahürü modern zamanın ego yansımaları olarak varlığını tahkim eder. İçini eğitmeyen sadece isminden sonra gelen etiketlerle bir iktidar alanı oluşturmaya çalışanlar egosunun hastalıklı narsisizme doğru yol aldığını fark etmeden daha çok basamağa basıp yukarılara çıkmaktan başka bir gaye edinmez. Ya da oturduğu koltuğu terk etmemek yegâne işi olur. Nihayette entrikalar ve iftiralar meşru davranışı hatta en sevmediği insanla yürümek ve ona yol arkadaşı olmak örneğin pisliğe gömülmüşken onu misk ü amber görüp bataklıkta yüzmeye çalışmayı iktidarı için bir kurtuluş vasıtası olarak görür.
Boşluk bularak yerleştiği iktidar alanı artık bir tahakküm alanı kendisi de müstebit bir insan olur hayırlı olsun vatana millete. Artık tek hukuk var benliğin hukuku yani narsist egonun -benden daha ehil burada oturamaz onun için bu koltuğun kahrını ömrüm oldukça çekmeliyim vatan ve millet için- gerçekliği. Görüntüyü de bütün ideaların hukukunu koruyan şöhreti kaplar.
Yıllar önceydi. Kahvaltımız sade soframız bereketli olurdu. Hele köydeki soframızda üretmediğimiz bir ürün pek nadir olurdu. Ondandır ki bilirdik soframıza ne geleceğini. Şükrünü eda eder lezzetle yer kalkar işimize giderdik.
Birgün şehirden misafirimiz gelmişti. Biraz midesine düşkündü. Galiba şehirli olmanın biraz da varlık görmenin şımarıklığıydı bu, belki bize öyle geliyordu.
Neyse aziz dostlar! Beyimiz köyümüze gelirken her türlü endemik bitkilerden istifade ederek bal üretmeye çalışan yol üstündeki arıcılara uğramış. Oradan aldığı en doğal ve pahalı bal ve köyümüzün tereyağıyla midesine bayram yaptırmak istemişti.
Rahmetlik anacığım misafirini iyi tanıdığı için hemen sofrayı hazırladı. Yeni pişirdiği tandır ekmeği, taze köy peyniri ve tereyağını siniye koyarak bir de çinko demliklerde hazırladığı çayı sofraya indirerek bize ziyafet çekti.
Gençliğin heyecanlı ve hızlı dönemlerindeydim. Onun için çoğu şeyi fark eder derinlemesine pek yaşayamazdım. Anlık değişmeler fark edilirdi tarafımdan.
Ogün soframızda farklı şeyler oldu. Belki ilk defa bal yiyecektik tere yağıyla. Ve sadece balın değerini değil tere yağının da ne lezzetli bir katık olduğunu anlayacaktık. Neredeeee! Bütün bunlar gözümüzde kaldı.
Adet dışı bir sabah sofrası oldu. Bizim dünyamızda olmadığı gibi soframızda da bal ve onu yapan arı pek olmamıştı o zamana kadar. Sofra kuruldu ve yemeye başladık. Birden ne görelim hiç emsallerini görmediğimiz arılar hatta neredeyse arıcıklar dediğimiz sinekler arı tabağının başına üşüşmeye ve aldığımız lezzeti zehretmeye başlamasınlar mı! Nereden bu balın kokusunu aldılar şaştık kaldık. Biraz da telaşlandık. Tabi hemen tedbir aldık ve çoğu arıları sofradan uzaklaştırdık ama birisi hariç. Ve rahmetlik babam seyrin keyfini alarak bizlere her zamanki gibi o hikmetli konuşmasını yapmıştı.
-Bak oğlum! Bu arı balın tadını aldı ve sonunu da hazırladı.
Terk edip gidenler sadece bizim kovmamızdan değil balın ne kadar zehirli olduğunu anladıkları için uzaklaştılar. Onurlarıyla bu zehirli baldan tatmadan uçmak kabiliyetlerinden de olmadan daha serbest ve hür bir alana geri gittiler.
Maatteessüf bu arı bile isteye ölümünü bizlere göstermek istiyor.
Bak önce bal tabağının üstünde uçtu.
Sonra tabağın kenarına kondu.
Ardından balın tadına baktı.
Peki şimdi ne oldu!
Bak oğlum önce bala saplandı.
Ve tattıkça hatta çırpındıkça balda kaybolmaya başladı.
Eğer biz çıkarmazsak ölecek.
-Hemen çıkaralım babacığım.
-Çıkarsak da ölecek. Çünkü bir defa zehirli balı tattı.
-O halde bırakalım ölsün mü!
-Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez.
-Ama o bir hayvan ve aklı yok.
-İştahı ve iradesi var sorumluluğu çok oğlum. Sen fazla düşünme bunları. Biz yememize bakalım.
Babam bu kısa konuşmamıza bir son vermek istemişti. Çünkü kendini hep akıllı ve daima iktidara en liyakatli gören şehirli misafirimiz bu zehirli bal meselesine çok bozulmuştu. Babamın içten anlattığı bu hikâyeyi bir iğneleme ve ironik gönderme benlik dağına çarpan kaya olarak algılamıştı. Lakin her zamanki gibi şehirli edasıyla bozulduğunu hissettirmemeye çalışmıştı. İçten içe ne çok büyük bir yıkım yaşadığına ise sofradakiler şahit olmuştu. Yıllar sonra İşârâtü'l-İ'câz’da okuduğum sahrâ ve çöl adamları, basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir cümleleri hali açıklar gibiydi.
Evet yıllardır kuvvet kanuna hakim olup onu peşinden koşuşturduğundan kanun adına her türlü kanunsuzluğu meşrulaştıranların yaptıkları bütün zulümler yanlarına kâr kalmıştı. Hatta kanundan uzaklaşma, adaleti ayaklar altına alma pervasızlığı ve çolpalığı çıkarın peşinde koşanları o kadar yüzsüzleştirdi ki en küçük bir menfaatleri için firavunun ayağını öpecek bir alçaklığa düşmeyi yükselme gördüler. Hevalar ilahlaştı, çıkarlar inat ve ısrarla yegâne gaye oldu. Lezzet için zillet iştihaların yegâne iştiyakı görüldü. Cebbar mağruriyetleri, menfaatperest benlikleri sadece bedenlerine himmetlerini tevcih ettirdi. Şahsi menfaatler ve denetlenemez arzuların tatminiyeti ve bütün bunların dayanaklarını kuvvette görme haddinden tecavüzleri medeniliğin teşhiri olarak sunuldu.
Evi camdan olan taştan korkar mantığıyla bütün iktidar varlığı iftira ve ihtirasla kaim olan ve ehliyeti sadece görüntü olarak etrafa virdizeban kılan şehirli afiyetle bal yağı yiyememişti desem vallahi yalan olur. Çünkü onda artık tek yüz yoktu çok yüz vardı. Hiç yemez olur muydu onları. Adeta koltukta kalmak için her mihneti kemâlât her zilleti iltifat addettiği gibi.
Önce şöyle bir gerildi. Sonra bal yağ yemenin hazımsızlığını geğirdi. Ortalıkta hiçbir şey konuşulmamış gibi de konumlandı. Ve başladı ne büyük işler yaptığını anlatmaya. Hatta bir anlatmaya başladı ki tutamadı kendini yaptıklarını sıralarken.
Öyle bir yellendi ki bütün köyün kokusunu bozdu.
Hiçbir şey olmamış gibi kalkıp yola revan oldu.
Biz her zamanki gibi edebimizle onu yolculadık.
Ne kötü bir zamana kaldık diye halimize ağladık.
Kıyamet kopması çok yakındır naehillerin her makamı istila etmesinden.
Yüzsüzlere karşı nasıl kıyam edelim muhalif olanların kimliksiz kimliğinden.
Ehil olanlar ya gariptir bu zaman da ya cesaretsiz
Onlar da çok çabuk zehirli baldan yiyorlar tedbirsiz
Biz özgür kalalım o koltuğa oturmadan
Ballar balını bulduk böyle vatandaş olmaktan
Ehil olmaktır gayemiz işimizde aşımızda eşimizde
Gerisi beyhudedir onlar otursun koltuğun eşiğinde
Hiçkimse orada ebedi kalamaz ve olamaz
Geri geldiğinde etrafında sevdiklerini de bulamaz.
Yol yakın iken dönmeli koltuğa kurulmaktan
Özgürlüğünü ve izzetini düşünenler azat olmalı bu sevdadan
Onlara dostları zinhar gerçek söyler
Dost olmayanlar sürekli benlikleri övgüler
Makama şeref verdiğinizi düşünseniz de orası ballıdır
O balın zehri daha çok kıvrandırır unutulmamalıdır
Hakkıyla orayı dolduranlar bunlardan alınmaz
Ehil olanlar oralarda pek barınamaz.
Ve şairin dediği gibi;
Yıkılan sarayımda tek bir nakış kalmadı
Dışa mıhlandı gözler içe bakış kalmadı
Parayı harcayıp insanı kazanan bir medeniyetten insanı harcayıp parayı kazanmanın tek gaye olduğu bir medeniyette yaşamanın ıstırap verici devresinde olmak ne talihsiz bir zaman dilimi.
Ecdadımız ne bahtiyar idiler ki bu günleri görmediler vesselam.