Duyguları yaşama şekli deyince insanın aklına "Duygunun da yaşanma şekli olur mu?" diye bir soru gelebilir. Aslında duyguları yaşama şeklinin nasıl olduğunu bilmek, anlamak ve insanın kendini buna göre düzenlemesi düşündüğümüzden çok daha önemli bir konudur.
Duyguları yaşama şekilleri nelerdir; bir başka söylemle insan duygularını nasıl yaşar? Duyguları yaşamanın standart bir hiyerarşisi yoktur; bu, kişiden kişiye farklılaşabilen bir durumdur. İnsanların duygularını yaşama şekilleri şunlardır: Duyguyu bastırma, duyguyu inkâr etme, dışa vurulan duygu ile bastırılan duygunun farklı olması, duygusuzlaşmaya çalışma (aleksitimi), duyguları eylemler ile dışa vurma, duygular yerine duyguların eşlik ettiği olayı, durumu ya da deneyimi her fırsatta herkese anlatma ve son olarak (en ideal olanı) duyguları kelimeler ile ifade etmek.
Duyguları bu şekilde yaşamanın insan psikolojik sağlığını nasıl etkilediğini tartışmadan önce, duyguların neden böyle yaşandığını konuşmak gerekir. Gelişimsel bir yaklaşım ya da bakış açısıyla bu sorunun cevabını bulabiliriz sanırım. Belirli bir döneme kadar -özellikle kendilerini kelimelerle ifade edebilecek kadar kelime dağarcığına ve ifade becerisine ulaşıncaya kadar- çocukların öfkelenmeleri, ağlamaları, gülmeleri, bir şeyleri fırlatmaları ya da bir yerlere vurmaları onların doğal iyileşme yöntemleridir. Çocuklar konuşmaya başlayınca ağlamanın yerini isteme, öfkenin yerini bağırma ve vurmanın yerini ise inat alır denebilir. Fakat beklenen, çocuğun artık fiziksel, sosyal ve psikolojik istek ve ihtiyaçlarını kelimelere dökebilmesidir.
Konuşma döneminden başlayarak; özellikle okul öncesi, ilkokul ve ortaokul dönemindeki çocukların korkularına yönelik görmezden gelme, küçümseme, korkulan şeyden dolayı suçlama, ayıplama vb. tutumlar çocuğun korku duygusunu utanma duygusu ile yaşamaya başlamasına neden olur. Çünkü ona söylenen şey -ki bu da ona iyilik olsun diye söylenir- "Kocaman adam oldun, korktuğun şeye bak! Bundan korkulmaz ki..." şeklindedir. Sorun, çocuğun korktuğu şeyin korkutucu olup olmaması değil; hissettiği duygunun yok sayılması, değersizleştirilmesi ve bunun korku duygusundan utandırılarak yapılmış olmasıdır. Yaşamın her alanında yerinde, zamanında ve doğru bir şekilde yaşamaya ihtiyaç duyacağı korkudan utanan çocuğun yapacağı en iyi şey korkmamak değil, korktuğunda onu bastırmak olacaktır. Bastırma bazen susarak, bazen kaçarak, çoğu zaman da kaçınarak yaşanacaktır.
İstek ya da ihtiyaçları gerçekleşmeyen çocuk kendini engellenmiş hissedecektir. Engellenme hissi; öfke, kızgınlık ve sonrasında ortaya çıkan saldırganlığın başlangıç noktasıdır. Bu döngüye giren çocuğa bakım verenler "Bacak kadar boyunla sen kendini ne sanıyorsun?" diyerek ve tehdit ederek çocuğun öfkesinden korkmasına neden olabilmektedirler. Gelişimsel bakış açısı; çocukların duygularından utandırılarak, korkutularak ve uzaklaştırılarak duygusal olarak kör ve sağır yetiştirildiklerini söylemektedir.
Psikolojik danışma seansında, psikolog ya da psikiyatrist muayenesinde, hatta günlük sohbetlerde dahi insanların şu sözlerini duyarız: "Ben kimseye hayır diyemiyorum", "Benim sorunum sınır koyamamak", "Ben hâlâ kim olduğumu bilmiyorum", "Herkes beni çok seviyor ama aslında ben kendim olmayı başaramadım..." Benim bütün bu söylenenleri özetlemek adına yaptığım açıklama ise şudur: "Yokluğumun fark edilmeyeceğinden emin olamadığım için sürekli var olmaya çalışıyorum."
İnsanlar nerede olursa olsun söyledikleri bu sözler; iç dünyalarındaki sıkışmışlığın, daralan nefesin, sıkışan göğsün ve nefessiz kalmış bir ruhun isyanıdır. Bu cümle, ruhun o birikmiş zehri akıtmaya başlamak için açtığı musluğun dışa vurumudur. Yapılacak şey belki de sadece o musluktan akan zehir boşalıncaya kadar dinlemek, orada olmak ve boşalan şey ne olursa olsun göz teması kurarak "Akıttığın şey sen değilsin" mesajını susarak vermektir.
"İnsan nasıl olur da bu kadar zehri biriktirir, bu kadar zehirle nasıl uyuyabilir, nasıl bağ kurabilir, nasıl çalışabilir?" diye sorduğumuzda aldığımız cevaplar şöyledir: "Uyuyamıyorum, bağ kuramıyorum ve sadece çalışmış olmak için çalışıyorum."
Şimdi esas soruyu sorma zamanı geldi sanırım: Bu tablonun oluşmasına neden olan faktörler nelerdir?
İnsanların psikolojik bir yardım alma ihtiyacı; eğitsel, sosyal, mesleki ve kişisel uyum ile işlevsellikleri bozulunca ortaya çıkar. Uyum ve işlevselliğin bozulması, insanın zamanını ve enerjisini ağırlıklı olarak tek bir noktaya odaklayarak harcaması sonucu gelişir. Bir insan düşünün; zihnine rahatsız edici, stres yaratıcı düşünceler geliyor (ki stres yaratma nedeni bu düşüncelerin benliğe, inanca ve değerlere uygun olmamasıdır). Kişi zaman ve enerjisini bu düşünceleri zihninden uzaklaştırmak için kullandığı yöntemlere ya da önlemlere harcarsa uyum ve işlevselliği bozulur ve Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanısı alır.
Benzer şekilde bir insan, "Hissettiğim duyguları başkaları fark ederse üzülürler, kırılırlar, alınırlar ve beni sevmezler; beni sevmezlerse de onları kaybederim" düşüncesiyle zamanını ve enerjisini duygularını bastırmaya harcarsa içsel bir gerilim, nedensiz bir yorgunluk ve bilişsel aşırı yüklenme durumu ortaya çıkar. Kısacası dil susar ve beden konuşmaya başlar. Dilini bastırma ile susturan bireyin bedeni isyan eder; isyan eden bedeni susturmak için doktor doktor gezilir ve alınan hiçbir ilacın fayda etmeyeceği inancıyla kişi öğrenilmiş bir çaresizliğin esirine dönüşür. Duygularını inkâr eden kişide yavaş yavaş gerçeklik algısı bulanıklaşmaya başlar; kendine yabancılaşma ve problem çözme becerisinde gerilemeyle birlikte insanın kendini "sorun" olarak görme inancı doğar.
Dışa vurulan duygu ile hissedilen duygunun farklı olması, insanın kendine yalan söyleme şeklidir. Bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülük de bu şekilde yalan söylemektir. Yerinde, zamanında ve gerektiği kadar insanın kendini kandırması ona Rabbimin bahşettiği bir nimettir diyorum. Bunu yaparak bir köprüden geçmek, bir tünelin çıkışına ulaşmak, bir kuyudan çıkmak ve eşiği aşmak mümkün olabilir. Sonrasında yüzleşmeniz gereken gerçeklikle yüzleşme fırsatınız olur. "Benim şu anda biraz kendimi kandırmaya ihtiyacım var" diyebilmek bile aslında yüzleşmeniz gereken gerçekliğin farkında olduğunuzun ve bu yüzleşmeyi yapabilecek gücü kendinizde bulduğunuzun en güzel göstergesidir.
Duygusuzlaşmaya çalışmak -yani hiçbir şey hissetmeden yaşamaya çalışmak- insanın ne kendisiyle ne de bir başkasıyla bağ kuramaması demektir. Kendisiyle ve bir başkasıyla bağ kuramayan insan kendini nasıl var edebilir? Bu bağ ancak ve ancak duygular aracılığıyla gerçekleşir, yaşanır ve yaşatılır.
Duygularını eyleme dökerek yaşayanların en belirgin özelliği, onları gözlemleyenlerin yaptığı şu tanımda gizlidir: "Aslında özünde çok iyi bir insan fakat öfke kontrol problemi var." Bu insanları özellikle trafikte, futbol maçlarında ve alışveriş merkezlerinde görürsünüz. Tartışmalar anlamak amaçlı olmaktan çıkıp haklı çıkma amacına dönük bir döngüye girer; iletişim birbirini var etme odaklı değil, yok etme odaklı olmaya başlar. Her iki taraf da birbirine ne yaptıklarını, ne yapmadıklarını, ne söylediklerini ve ne söylemediklerini tekrar tekrar, sanki ilk defa söylüyormuş gibi anlatmaya devam eder. Hiçbir taraf esas söylenmesi gerekeni -yani hissedilen esas duyguyu- söylemez. Bu yüzden de kimse kimseyi ne duyurabilir, ne görebilir ne de anlayabilir.
Duygu söylenebilir mi? Kesinlikle hayır. Neden? Çünkü onlar zamanında duygularından utandırıldı ve duygularından korkutuldu. Aslında onlar kendilerinden korkutuldu, utandırıldı ve uzaklaştırıldı. Evlenince eşi çağırıyor, diyor ki: "Gel artık, biz bir aileyiz." O da diyor ki: "Ben 'ben' olmayı başaramadan bizim 'biz' olmamız mümkün değildir." Çok doğru söylemektedir!
Peki, "ben" olmayı insan öğrenebilir mi? Bu sorunun cevabı kesinlikle evet. Nasıl mı? Öncelikle kaybetmeyi göze alması gerekiyor.