Tez hazırlığı içinde olan bir öğrencimle tez konusu üzerine tartışıyorduk. Araştırmanın amacı ve alt amaçları konusunda bir türlü anlaşamadık. Bir aşamada tıkandık. En sonunda öğrencim, “Hocam, gelmeden önce yapay zekâya sordum. Sizinle paylaştığım soruları bana yapay zekâ verdi,” dedi. Gözlerinin içine baktığımda, aslında aklından “Yapay zekâ bu işi sizden daha iyi yapar, neden hâlâ uzatıyorsunuz?” demek istediğini düşündüm. Öğrencimin gerçekten böyle düşünüp düşünmediğini bilmiyorum. Ama ben öyle hissettim.
Kendisine yapay zekâdan yararlanabileceğimizi söyledim. Fikir geliştirmek için onunla görüş alışverişinde bulunabileceğimizi anlattım. Ancak kararlarımızı kendimizin vermesi gerektiğini de vurguladım.
Bunları konuşurken aklıma, yaklaşık üç yıl önce yazdığım “Yapay Zekâda Yol Ayrımı” başlıklı yazım geldi. O yazıda, yapay zekânın bizden daha iyi düşündüğünü veya daha iyi kararlar verdiğini kabul ederek irademizi ona teslim etmenin, varlığımızı tartışmalı hâle getireceğini savunmuştum. İrademizle mi hareket edeceğimiz, yoksa kararlarımızı yapay zekâya mı bırakacağımız konusunda bir kavşak noktasında olduğumuzu yazmıştım.
Öğrencimle yaşadığım bu olay, bende aslında o kavşak noktasını arkamızda bıraktığımız hissini uyandırıyor. Üstelik bunu yalnızca bu öğrencimde değil, genel olarak öğrencilerde de gözlemliyorum. Artık bilinçli ya da bilinçsiz, irademizi yapay zekâya devretmeyi seçmişiz gibi görünüyoruz.
Bu düşüncelerden hareketle, yaklaşık üç yıl önce yazdığım yazıda Steven Spielberg’in “Yapay Zekâ” (2001) filmine de atıfta bulunmuş ve yapay zekânın zamanla tanrılaştırılabileceğine dikkat çekmiştim. Spielberg’in filmi, doğrudan dinî ya da dogmatik anlamda yeni bir tanrı fikrini ortaya koymuyordu. Ancak insanın kendi elleriyle yarattığı bir varlığın zamanla insanın ötesine geçebileceği düşüncesini çarpıcı biçimde vurguluyordu.
Filmde öne çıkan fikir şuydu: İnsan, kendisine benzeyen ve düşünebilen bir varlık yaratmakla kalmıyor; kendi düşünme ve karar verme yeteneğinin bir bölümünü de bu varlığa devrediyordu. Zamanla ona itaat etmeye başlama ihtimali de böylece ortaya çıkıyordu.
İnsanlık tarihi boyunca inanç duygusu, zaman zaman insanın kendi tanrı figürlerini oluşturma eğilimini de beraberinde getirmiştir. Yunan mitolojisinin insanüstü güçlere sahip tanrılarından İslam öncesi Arap toplumlarının elleriyle yonttuğu putlara kadar, insanın kendi yarattığı varlıklara anlam ve kutsallık yüklediği görülmektedir.
Belki de insanlık, dünün yarı tanrısal mitlerinin ve putlarının yerine bugün yapay zekâyı koyuyor. Ne de olsa insan, ilk kez kendi elleriyle geliştirdiği ve bazı bilişsel görevlerde kendisini aşabilen bir varlıkla karşı karşıya. Şimdi el birliğiyle yapay zekâyı geliştirmeye çalışırken bir yandan da onunla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını belirlemekte zorlanıyoruz. Yapay zekâya ne kadar güveneceğiz? Hangi kararları ona bırakacağız? Daha da önemlisi, hangi noktada kendi irademizden vazgeçmiş olacağız?
Galiba burada asıl dikkat çekici olan, yapay zekânın tanrısal nitelikler kazanması değildir. Asıl mesele, insanın kendi yarattığı varlığa giderek daha fazla anlam, güç ve otorite yüklemesidir. Dün taştan ve tahtadan yaptığı putlara anlam yükleyen insan, bugün kendi aklıyla yarattığı yapay zekâya benzer bir güç atfediyor olabilir.
Zaten yapay zekânın kendisinde bir tanrısallık iddiası yok. O, sonuçta insanın geliştirdiği bir araç. Ne var ki tarih bize, insanın kendi yarattığı şeylere anlam ve güç yüklemekte ne kadar istekli olduğunu gösteriyor. “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” sözünde olduğu gibi, bazen kutsallık karşıdakinin özelliği olmaktan çok ona inananların yüklediği bir anlamdır. Yapay zekâ da belki böyle bir sürecin içine giriyor. Ona insanüstü bir akıl, yanılmazlık ve mutlak otorite atfeden biziz. Sorun, yapay zekânın tanrılaşmak istemesi değil; insanın kendi aklını, iradesini ve sorumluluğunu giderek ona devretmeye razı olmasıdır.
Bu aşamada asıl sormamız gereken, “Yapay zekâ yeni tanrı mı?” değil; “Onu tanrı hâline getiren kim?” sorusudur.