Yaşamımın en verimli anlarından biri de hayattan çok yaş alanlara yakın olmakla geçiyor. Sanki okulsuz sürekli bir okul gibidir onlar. Elbette usulünü bilene. Çünkü usul esastan evvel gelir kuralı burada da geçerlidir hem de en naif ve nazik haliyle.
Onlar ki hayatın her türlü hây u hû’sunu yaşayarak bugüne gelmişler. Hayat nehrindeki her yıkanış onlara bir yaşam olmuş. Her çırpınış bir ders.
Onlar ki zamanla beraber akıp gelmişler ve zamanı silinmez bir hafızaya yerleştirmişler.
Onlar ki artık yalnızlığın her türlüsünü yaşamaktan uslanarak bir nebze de olsa muhatap gördükleriyle konuşmak ve onlara açılmak isterler.
Onlar ki kendilerine ait maziyi, ondaki bütün güzellikleri haldeki bizlere sunmak isterler. Hele onlar caminin ve kahvenin güzel insanları iseler ne büyük halvet edersiniz onlarla. İnan ki tarif edilemez o sohbetlerin tadı. Sadece damağınızda tat bırakmaz yaşama dair dimağınızda öyle bir yol açar ki hangi hürmet ve nezaket bedelini sunsanız onlara yetersiz kalır.
Onlar ki helalin sınırlarını aşmaktan Allah’a sığınmışlar. Hayasızlığın konuşulmasını dahi en edep dışı hal saymışlar. Helalin bereket boyutunda ve hayanın ahlak formunda ne güzel üsvetülhaseneleridir onlar.
Ali Çalışkan Amca Erzurumludur. Bahtiyar ihtiyarlardan olan Ali Amca yakın tarihimizin bütün izlerini yüzünde taşır. Sırtı dahi bu yükten biraz eğilmiştir. Lakin yüzündeki tebessüm ve güven maziyi sorgulatırken geleceğe olan imanın da en büyük göstergesidir. İlerleyen yaşına rağmen iki şeyi ihmal etmediğini görünce çok etkilendim kendisinden.
Öncelikle bir genç kadar heyecanlı ve dinamik olarak çalışmanın iksirini hâlâ nûş etmekte. O kocaman dozerin üzerinde operatör olarak çalışırken insanlara yol açmanın heyecanının yanında çok da hikâye biriktirmişe benziyor. Her yol açma projesi onu çalışmakla hayata daha çok bağlıyor ve yaşama yol açarken dozerinin yaydığı her hafriyat sanki tembelliğin üzerinedir. Mümkün oldukça tesadüf ettiğimiz her namaz çıkışı bilhassa cuma namazları çıkışı Ali Amca yine en güzel tıraşını olmuş, temiz kıyafetlerini giymiş, şehrayindeki en güzel günde bayramlaşmak için camiye ve cumaya gelmiştir. İlerleyen yaşına rağmen çalışmak bilhassa gurbet ellerde ve yollarda çalışmak hem de büyük makinaların üzerinden bir operatör olarak çalışmak ne güzel bir duygudur Ali amca için. Bu duygunun en güzeli de çalışmanın ibadet olduğunu tereddütsüz bilen Ali amcanın bu ibadetin ruhu olan namazını hiç bırakmaması bilhassa vaktinde ve uygun vakitlerde de camide kılması onun en büyük heyecanı ve imanıdır. Bizden önceki iki nesil çoğunlukla öyleydi. Bilhassa okumamış olanları -ki dedemler ve babamlar o nesildendi- hayatın hangi işinde olurlarsa olsunlar namaz vakti gelince işlerine ara verirler namazlarını kıldıktan sonra devam ederlerdi. Onlar üzerlerine maddi güneş doğmadan namaz güneşiyle ruhlarını yıkar, bedenlerini rahatlatır, zihinlerini en istikametli hale getirerek gönüllerini de tertemiz eylerlerdi. Sonra işe başlarlardı. Hatırlarım rahmetli anacığımın namazla hayata nasıl başladığını ve gününü nasıl namazla tamamlayarak uyuduğunu. Hatta en zahmetli köy işlerinde dahi anacığım namaz vakti gelince işe arar verirdi. Namaz kıyafetini giyer o nur yüzünü secdeye koyduktan sonra tekrar Bismillah diyerek işine kaldığı yerden devam ederdi. Bizlere namaz kıl demesine ihtiyaç bırakmayacak bir iman ve amelle namaz ve niyazıyla rol model olurdu. Sezai Karakoç da en güzel anne şiirinde bu durumu açıklar ya…
YOKTUR GÖLGESİ TÜRKİYE'DE
Sabahları gün doğmadan uyanır
Dilini yutacak olur içi kanlanır
Gün boyu çalışır aydınlanır
Kederini anlarsanız size ne mutlu
Acır fakir çalışan kadınlara
Titrer bir gönül kıracak diye hanım dizi
İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye’de
Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu
Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi
Elinizi sallasanız rüzgarından sallanır
Bir geyik olur sizi arar melul ve bakır
Görür gibi uyur konuşur gibi susar güler ağlar gibi
Ali Amcanın birinci hususiyeti kadar kıymetli ve özlenen diğer özelliği ise okumaya ve anlatmaya dair iştiyakıydı. Neredeyse her cuma çıkışında ayaküstü kısa bir okuma konuşması yaparak ilme olan iştiyakını, okumaya olan özlem ve eylemini dile getirirdi. Hele camide mektep ehlini görünce öyle heyecanlanırdı ki gözünden yaşlar akacak kadar kalbi bedenine sığmazdı. Yüz yıllık yakın mazinin camide olmayan münevver hasretini mevcutlarla giderirdi. Ve bu yeni hale çok şükrederken her defasında da yeni okunacak kitap ismi ister imkânı oldukça da alırdı. Hatta çok beğendiklerinden camimize de almak ve hediye etmek isterdi. Bu iştiyakını mahrumiyet ve mağduriyetin engellediği geç kalmış bir hasret olarak hep dile getirirdi.
Ali Amcayı hayranlıkla dinlerken bilhassa hafızasının berraklığına ve ayrıntıları en küçük boyutuna kadar hatırlamasına şaşardım. Bazen çekinerek de olsa sorardım bu halinin ardında yatan gerçekleri. O da tevazuyla ama katiyetle helal lokma ve haya derdi. Şahit olduğumuz bizden önceki iki neslin özelliğini anlatırken heyecan ve ciddiyetle “Anamız Babamız bize haram lokma yedirmemek için çırpınıp durdu efendi. Hele haya bizim en güzel elbisemizdi Hocam. O elbisenin kirlenmemesi için de namazı ve niyazı hiç terk etmedik” dedi. Sonra elimi zamana meydan okumuş o öpülesi ellerinin içine alır yüzüme bakarak o kısa zaman içinde maziye dair bir yaşanmışlık hediyesini gönlümün cebine koyardı. Ben de onu tekrar görene kadar o hediye ile uğraşıp dururdum. Geçen cuma o hediyelerden birini aldığım cumaydı.
Konu havanın sıcaklığına ve bazı yerlerdeki kuraklığa gelmişti bir ara. Ali Amca mütebessim siması, Erzurum şivesiyle ve elim ellerinin içinde konuşmaya başladı.
“Erzurum’da bizim Tekman ilçesinde Kelpuşti köyünde Deli Eyüp dedikleri bir adam vardı. Herkes ona deli der o da meczupluğu delilik olarak kabul eder öyle davranırdı. Eyüp Dayı tek başına yaşardı. Üstünde de her türlü nişanenin bulunduğu kıyafetiyle bir nevi kendini gazilik makamında gördüğü bir tavır takınırdı. Kıyafeti sanki gazi müzesiydi hocam.
Köyümüzde kuraklık baş gösterdi o sene. Bütün köylü her türlü duayı yaptılar ama yağmur gelmedi. Köyümüzün ileri gelenlerinden Fevzi Emi bir an düşünmüş. ‘Ulan her şeyi yaptık ama bu deli Eyüp’a gitmedik. Belki onun duası kabul olur’ diye yağmur duası için ona gitti. Deli Eyüp ise Fevzi Emiyi dinledikten sonra bir kilo tere yağı getirirse dua edeceğini söyledi. Fevzi Emi içinden ‘gariban galiba hiç tere yağı yememiş’ diye biraz da garipseyerek hemen evine gitti ve istediği yağı getirdi. Eyüp Dayı biraz sonra o yağı bir tepsiye koydu. Tepsiyi de bir iple boynuna asarak köyün içinde ‘yağ dur Allah’ım yağ dur yağ dur Allah’ım yağ dur’ diye söylenerek yağı eriyinceye kadar dolaşıp durdu. Bir müddet sonra da ortalıktan kayboldu. Aradan bir müddet geçtikten sonra Hocam öyle bir yağmur başladı ki aklımız şaştı. Hatta artık yağmur dursun diye dua etmeye başladık. Nafile hocam. Yağmuru yağdırmaya gücümüz yetmediği gibi durdurmaya da yetmedi. Herkes büyük bir endişe içindeyken yağış neredeyse felaket olacaktı. Fevzi Emi ‘vallahi bu yağmurun durmasına vesile olacaksa yine artık deli mi veli mi bilmem ama Eyüp Dayı vesile olur’ ümidiyle ona gitti. Eyüp Dayı yine o her türlü nişanenin olduğu kıyafetiyle Fevzi Emiyi karşıladı. ‘Aman bahtına düştük Eyüp Dayı. Dua et de şu yağmur dursun’ dedi. Eyüp Dayı da bir kasa kiraz getirirse dua edeceğini söyledi. Mevsim yazdı ve kiraz da vardı. Fevzi Emi hemen bir kasa kirazı Eyüp Dayıya getirdi ve merak ettiği halde nedenini çok da sorgulamadan yağışın kesilmesini dua ile bekledi. Eyüp Dayı bu defa o bir kasa kirazı bir iple boynundan karnın üzerine uzatarak astı. O şiddetli yağmurda ‘yağma dur Allah’ım yağma dur yağma dur Allah’ım yağma dur’ diyerek köyün her tarafında dolaşmaya başladı. Bir müddet sonra yağış kesildi. Artık deli Eyüp’ün veli Eyüp olduğunu anlamıştık ama geç kalmıştık” Dedi Ali Çalışkan amca ve minibüste onu bekleyen arkadaşlarına ‘geldim geldim’ diyerek bize sarıldı ve caminin avlusundan ayrıldı.
Formal eğitimi en uygun şartlarda alan evlatlarımızın bizden hep bir eksik hayata devam etmelerinin bir sebebi de Ali Amcaların okullarına devamsızlıktan kalmalarından kaynaklanıyor olabilir mi vesselam…