Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Su Yareni Recep Ali Topçu: Hatıralarla Anılan Bir Ömür

Su Yareni Recep Ali Topçu: Hatıralarla Anılan Bir Ömür

Değerli Muhalif yazarlar ailesi, öncelikle beni aranıza kabul ettiğiniz için başta Prof. Dr. Mehmet Emin Uludağ hocamız olmak üzere hepinize teşekkür ediyorum.

Sizlerle Tıp ve Sanat, Koleksiyon Kültürü, Geçmişten Günümüze Su Medeniyeti, Suyla gelen kültür, su ve şifa, iş dünyası ve kültürel mirasın korunması, hamilik,  İş dünyasında sosyal sorumluluk bilinci konularında paylaşımda bulunmak isterim. Son olarak da gözlemci sıfatıyla gezdiğimiz, gördüğümüz, yerlerden seyahat notlarını yazmayı düşünüyorum.

Adell Armatür fabrikamızda muhterem Doğan Hızlan Beyin katılımı ile yapılan yıllık değerlendirme toplantısının yapılmasıyla site ve yazar ailesinden haberdar oldum. İlkyazımda muhalif yazarlarla tanışmama vesile olan, ani ölüm ile çok genç yaş olarak tabir edebileceğimiz 63 yaşında darı bekaya irtihal eden Adell Armatür Yönetim Kurulu Başkanı, Topçu ailemizin lideri, ağabeyim Recep Ali Topçu’dan birkaç hatıra ile yazıya başlamak istiyorum.

Merhum ağabeyim Recep Ali Topçu yaşam felsefesi iyilik üzerine olan, popüler kültüre muhalif olan çağdaş derviş bir insandı. Kültür ve sanata, yazmaya, bilgiyi paylaşmaya önem verirdi. Konuşan muhatabını dinlemeyi hakkıyla yapan, gerektiğinde sık sık not alan bir insandı.

Su kardeşliğini, çayda, suda sıfır atık prensibini kendisi uygulayan ağabeyim gelen misafe içtenlikle içmek için su aldığında mutlaka bitirmesini, yoksa yanında suyu götürüp susadığında içmesini salık vermiştir. Ağabeyim grup müze ziyaretlerinde gelen ziyaretçilerden bir talepte bulunduğuna şahit olduğum birçok kereler şöyle dediğini işitmişimdir ”Sen şimdi 3 -10-20-30 arkadaşından benim senden söz aldığım gibi çayda, suda hiç artık bırakmayacaksın diye söz alacaksın, tamam mı “Şimdi anlıyorum ki aslında ağabeyim bilinçlenme ve farkındalık hareketi başlatıyordu.

Ağabeyim benden sadece 3 yaş büyüktü. Ağabeyim 1962 doğumlu ben ise 1965 doğumluydum. Ama aramızda sanki 30 yaş fark varmış gibi entelektüel bir birikime sahipti. İlkokula giderken hatırladığım iki olay söz konusudur. Birincisi bir gün seni tiyatroya götüreceğim dedi. 1970li yıllarda ilk defa tiyatro deneyimim olacaktı. Gündüz öğlen ikindi arası Bursa Ahmet Vefik Paşa tiyatrosuna geldik. Biletlerimizi aldık. Salona geçtik. Tiyatro başlangıcında ışıklar söndü. Biraz sonra abime dönüp çocuk aklıyla abi karanlık oldu, eve geç kalmayalım diye seslendim. Dedi ki biraz bekleyelim, merak etme yanındayım. Tiyatro bitiminde ışıklar açıldı, dışarı çıktık. Her taraf güllük, güneşlik idi. şaşkınlıkla abime baktım, gülümsedi.

Eskiden Bursa’da Tophane’den Altıparmak caddesine inen cadde Zafer Meydanı olarak adlandırılırdı. Bursa’nın merkez itfaiye binası orada olduğundan İtfaiye olarak da isimlendirilirdi. İtfaiye binasından Altıparmağa inen caddede Belediye sıra dükkanları vardı. Baştan yedinci dükkân bizim nalbur dükkanıydı. Topkar Nalburiye diye el yazmalı yağlı boya tabelamız hâlâ durur. Bu Topkar Nalburiyenin 1981 tarihli vergi levhalarının orijinallerini de sakladık. Topkar Nalburiye açılımı Topçu Kardeşler Nalburdur. Bugünlerde o güzelim sıra dükkanlar yıkıldı. Yerine Torunlar inşaat tarafından Zafer Plaza alışveriş merkezi açılmıştır.1980’li yıllarda henüz ortaokul talebesi iken ağabeyim beni caddenin bitiminde yolun ortasında kalmış camiye getirirdi. Bazen imam olmadığı zaman ağabeyim o tarihi camide namaz kıldırmıştır. Bir kandil gününde akşam namazını müteakip Eşrefiler Tekkesinde Sakal-ı Şerif ziyareti yapılacağını işiten ağabeyimle ben bizim dükkâna beş dakika mesafede olan Eşrefiler Tekkesine gittik. Bir şekilde korunmuş, ortasında havuz var, huzur veren bir yapısı vardı. Son Şeyhin zamanında devlet el koymasın diye şahıs tapusu olunca muhafaza edilip kalmış. Son şeyhin evladı hiç evlenmemiş Mehmet Safiyüddin Erhan Efendi tarafından korunup gözetiliyordu. Sakalı Şerifin daha önce hiç ismini duymadım görmedim. Büyük bir heyecan içindeyim. Büyük bir bohça getirildi. Zikir halkası oluşturuldu. Çocuk aklımla bümbüyük bohçanın içinden ne çıkacak diye merak ediyorum. Salavat-ı Şerifeler eşliğinde bohçalar açılmaya başladı. Cemaat büyük bir coşku içinde tam bir vecd halinde salavatlar ve tekbirler getiriyordu. Çok güzel bir metafizik gerilim vardı, ambiyans vardı. En sonunda bohçalar bitti, bi baktım. İçinden çıka çıka küçücük bir şişe çıktı, insanlar sırayla gelip hem salavatlar getiriyor hem de ona bakıyordu. Bir an için bende hayal kırıklığı oldu, ama o yaşadığım coşku bana yeter. İnanın bu satırları yazarken o anı hissediyorum. Sağ olsun abim, bizi böyle güzelliklerle ta eskiden beri tanıştırdı.  

Ağabeyim kuşlara çok meraklıydı. Bursa’da çocukluğumuzun geçtiği ev tek katlı, bahçeli bir evdi. Bahçesinde kümesimiz, meyve ağaçları, odunluk vardı. O vakitler tuvalet evin dışında bahçenin en uzak noktasındaydı. Bahçede suyun aktığı bir çeşme vardı. Birçok komşu gibi bizde tavukları dışardan almaz, bizim büyüttüğümüz piliçleri tavukları keserdik. Bir ara kazda beslemiştik. Bir gün ağabeyim büyüttüğü kuşlardan bir kısmını kuş pazarına götürüp sattı. Abimin sattığı kuşlardan iki tanesi Selanik kuşları geri gelmişti.

 Ağabeyim Bursa Ticaret Lisesinde okurken staj çalışmalarını Bursa Tarihi Hanlar bölgesinde mali müşavir merhum İbrahim Erdir’in yanında yapmıştı. Bir ara o günleri anlatırken ilginç bir anısından bahsetmişti. Bir ramazan günü İbrahim Erdir ağabeyimi pil alması için çarşıya göndermiş. Oruçlu olan Ağabeyim hem sıcaklık, hem açlık etsiyle pil almaya gidip fırından pide alarak işyerine gelmiş. Evladım ben sana pil al dedim sen bana pide alıp gelmişsin deyip gülüşmüşler.

Fatih Camiinde bir dostun cenaze namazı için birlikte camiye gittik. Namaz çıkışı arabayı bıraktığımız Akdeniz caddesine geldik. Kumandasıyla kapıyı açmak istediğim halde açılmadı. Birkaç defa denedim. Olmadı. Ağabeyim olaya müdahil oldu. Sonunda arabanın anahtarının pilinin zayıfladığı kanaatiyle fabrikayı arayıp yedek anahtarı getirmeleri için aramaya karar verdik. Bendeniz bu arada hâlâ düşünüyorum, nasıl anahtar kapıyı açmaz diye arabaya bakıyordum. Şöyle Akdeniz caddesinin yukarı tarafına doğru yönelmem ile bir de ne göreyim, bizim araba orda duruyor. Peki bu iş nasıl oldu? İşin aslı şöyle olmuştu; bizim araba siyah Passat plakası 34 HK 7756 idi. Bizim arabamız diye baktığımız araba siyah Passat 34 HK 7755 idi. Bu kadar mı benzerlik olur demeyin oldu. Bizde bunu yaşamış olduk.

Rahmetli ağabeyimiz dostluğa çok önem verirdi,  o bir dost koleksiyoneriydi. Eski mahalle arkadaşları, iş yaşamında üzerinde emeği olanlar, baba dostlarını, üniversiteden arkadaşlarını Cuma günleri, kandiller, bayramlarda arardı. Bazen benimle hediye gönderirdi, Hayır dualarını, gönüllerini alırdı. Bundan 45-50 sene evvel bendenizi ve kardeşim Ergün Topçu’yu ve ağabeyim Recep Ali Topçuyu mahalle camisi olan Bursa Yıldırım semtinde Beyazıd Camiinde Kur’an ve ilmihal derslerini okutan hocamız Mehmet Adalı Hocamız ki aynı zamanda İktisat Fakültesi mezunu bir imam efendiydi. Mütemadiyen her Cuma günü Adalı hocamızı arar, gönlünü ve duasını alırdı. Bir tek o mu birçok eski dostunu arar. Uzun uzun evden eski usul telefonla konuşurdu. Ağabeyim ölümünden iki ay önce Bursa’ya ziyaretim sözkonusu olduğunda benden üç şey istedi; İlki Adalı Hocamızı ziyaret ve onlar için aldırdığı hediyeyi götürmem, diğeri köyden baba dostu 95 yaşında olup halen yaşayan Samed Amca ve eşi Medine Teyzeyi son olarak Bursa’da yaşayan akrabalarımızı ziyaret etmemi istedi. Bundan 30 sene önce rahmetli olan ve Emir Sultan mezarlığında yatmakta olan sevgili babacığımız Abdurrahman Efendi’nin kabrini ziyaret etmemi de istedi. Bende Bursa’da iken Adalı Hocamızın ev adresini almak ve geleceğimi bildirmek için Adalı Hocayı aradım. Mehmet Adalı Hocamız 80 yaşın üstünde ama ben gelinceye kadar pencerede beni beklemiş, yolumu gözlemişti. Eve vardığımdaki o gözlerindeki mutluluğu görseniz çok etkileyiciydi. Mehmet Adalı Hocamız bana demişti ki “Babanız bana sizleri ilk defa getirdiğinde “Hocam eti senin kemiği benim diyerek kendine bizleri emanet ettiğini söylemişti.

 Ağabeyim yaz tatilinde camide Kur’an-ı Kerim ve ilmihal derslerine hocaya giderken, meyve sandıklarını çakmak için keresteciye uğramış mahalleye yakın bir yerde olan ağaç doğrama atölyesinde hocadan kaytarıp burada çalışmaya başlamış. Sonrasında bizde şeftali, elma, ayva, kasalarını çakmaya başladık. Birçok kere sandıkta çivileri çakmak için kullandığımız çekiçle elimize çekiç yediğimiz çok olmuştur. Rahmetli babam cami yerine sandıkçıya gittiğimizi öğrenince ağabeyime ceza verdi. Bizim sandık çakma maceramız böylece son buldu.

Rahmetli ağabeyim cep telefonu taşımazdı. Kullanmayı istemezdi. Buna rağmen insanlarla bir vesile bulur: çok çabuk tanışır, onlarda iz bırakırdı. Peki gerektiğinde kartvizitini verdiğinde cep telefonu isteyenlere kimin cep telefonunu verirdi? Tabii ki benim. Onun sayesinde bende birçok insanla tanışmış oldum. Bir bakarsınız Bakanlar, Milletvekillerimiz, İstanbul Valisinin özel kalemi arar, bir bakarsınız önemli bir sanayici, veyahut bir başka ilin  Milli Eğitim Müdürü vs. benim telefonumu onlara verdiğinden genellikle benim haberim olmaz. Birçok zaman buna sevinir, bazen de içten içe kızardım. Bir de bir yere gidecekse asla araba kullanmaz, arabayı çoğunlukta ben veya oğlu, yeğenim Ahmet Topçu kullanır, kendisine eşlik ederdik. Bu sayede birçok insanla tanışır; konferanslarda bilgilenirdik.

Ağabeyimin kuvvetli ve sürdürülebilir dostluklarını hep merak etmişimdir. Şimdilerde bunu anlıyorum. Ağabeyimin samimiyeti, heyecanı, coşkusu, içindeki çocuksu merak ve bilgiye ulaşma isteği ve paylaşması, beklentisiz olması, üslubundaki nezaket, kibarlık, kinci olmaması dostlarını etkilediği kanaatindeyim. Münakaşa, kalp kırma, hataları yüzüne vurma, gösteriş merakı, kibir, gıybet etmek onun lügatinde yoktu. Bunları nasıl böyle rahat yazıyorum ve ifade ediyorum derseniz Ağabeyimle 45 senelik birlikteliğimiz söz konusu idi. Evimiz aynı müstakil evde komşu, işimiz aynı iş, işe gelip giderken birlikte hareket etmek gibi. Aslında şimdi bu birlikteliklerimizin bizim için ne büyük kazanç olduğunu anlamaya başladım. Bir dantel gibi bizleri işledi.

Rahmetli ağabeyimiz çok üretken bir insandı. İşte fabrikamızda, müzemizde, oturduğumuz bahçeli evde bahçede, sebze ve meyve bahçesinde yani nerede bir ilişkisi varsa hep bir şeyler yapma, üretme isteği dikkatimi çekmiştir. Neredeyse hızına yetişemeyip aşırı işkolik olması biz gençlerin canını sıkardı. Ama el attığı birçok şey hep bereketli olmuştur. Kümeslerde kuşları beslerdi. Yumurta yapanları 15 günlük kuluçka süresi sonrası yavru kuşlarımız oldu, onlarla büyüdü, Rahmetli annemizden gördüğü üzere her yaz 1 veya iki tavuğu kuluçkaya yatırırdı. Her kuluçka dönemi hangi tavukların yatacağını görür, onları 11-13 yumurtayla özel bir bölüm hazırlayıp yaklaşık 21 gün olan sonunda bazen 5 tane bazen 1 tane bazen hiç olmazdı. Ölümünden önce kuluçkaya yatırıp göremediği son kuluçkadan 5 siyah civciv oldu. Bunlar artık abimden bize yadigâr olup 4 tanesi tavuk, bir tanesi horoz olarak büyüdüler. Kümeslerin her gün bilfiil bakımı, su, yem verme hep ağabeyimin vazifesiydi. Şimdilerde bu işleri ben yapıyorum.

 Burada ilginç bir anımızı da anlatmak isterim. İkitelli Organize Sanayi Bölgesindeki sanayici arkadaşlarımızdan biri OSB deki bir hasbihâlde tavuklarının olduğunu ama beyaz renk bir horoz eksik olduğunu söz arasında konuşmuşlar. Toplantıda ağabeyim de var. Malumunuz üzerinde hiç başka renk olmayan sadece beyaz renk olan horozlar sabah vaktini en iyi bildiren ve rahmani olduğuna inanılan horozlardır. Abimin arkadaşının beyaz horoz isteği aklında kalmış.  Birgün bizde fazladan olan beyaz horozu arkadaşına göndertmiş. Bir de bakmışlar ki beyaz horoz var karşılarında. Bu nedir deyince bizim arkadaşımız Recep Ali Bey size gönderdi demiş. Bahçesi olan ve kümesi olan komşularımızdan Çapa Medikal sahiplerinden Recai Öztaşkın abimiz tavuğunu kuluçkaya yatıracağını ama döllenmiş yumurta  lazım geldiğini söylemiş ağabeyimize. Birkaç gün sonra o yumurtaları ulaştırmış ağabeyim. Civcivler çıkmış, bir de ne görsünler hepsi horozmuş.

Yeri gelmişken leylekle olan maceramızı da anlatmalıyım. Biz 3 kardeş olarak Büyükçekmece- Çatalca arası Tepekent isimli bir sitede müstakil bir evde ikamet ediyoruz. Rahmetli ağabeyim kendisi araba kullanmadığı için sabahları oğulları Ahmet veya Emre ile akşamları ev dönüş ise çoğunlukla bizimle olurdu. Bizim o bölge leylek göç yolu üzerinde bulunuyor. Her yıl 7-8. Aylar göç zamanı gelip bu bölgede belli bir süre mola veriyorlar. Gökyüzü alabildiğince leylek oluyor. İşte o tarihlerin birinde rahmetli abimle birlikte eve gelirken tam site girişi öncesi bir leyleğin araçlara rağmen hareketsiz durduğunu gördük. Abim yufka yürekli,  merhametli gönül insanı gidip bi bakıver dedi. Araçtan indim, Leyleğin yanına gittim ve onu tuttum. Bir de baktım ki kanatlarından birinde barut yanığı var. İnsafsız birileri tarafından vurulmuş Abim dedi ki onu alıp eve getirelim. Eşim Dr. Sevdanur Hanım kontrol edip ona göre ilaç verdi. Leyleği boş kümeslerden birine koyduk. Biraz antibiyotikli merhem sürüldü. Su ve yiyecek koyduk. Kapalı kümeste 1hafta baktık. Sonrasında hareketlendi. Tavukları açtığımız meyve bahçesinde onu da açtık. Orada yeşillik vs yedi. Akşamları tavuklarla beraber ama ayrı olarak kümese kapattık. Bir kaç gün daha geçti, sonunda tam iyileşme sonrası kümesten saldığımızda pır diye uçup gitti. Hepimiz çok mutlu olduk. Bir sene sonra tekrar göç mevsimi geldiğinde baktık bir leylek geldi bizim kümes ve meyve bahçesi bölümünde süzüldü. Dedik ki bu bizim leylek ve birbirimize bakıp gülümsedik.

Yine enteresan bir şeyi de yazmalıyım. Bahçede hünnap ağaçlarımız var. Bu çok bereketli oldu. Her tarafa sürgün verdi. Ağabeyim hünnapların hasadını yaparken mutlaka her sene fabrikamızdaki komşular ve çalışanlarımıza üşenmeden hünnap toplar, getirirdi. Hünnap sürgünlerinden fidelerden hem fabrika bahçesine hem de oturduğumuz sitedeki gölet etrafındaki yürüyüş yollarının yanında yer alan ağaçlık bölgeye bizatihi kendisi dikti. İnanın şu anda hem fabrikada hem göletin orda hünnaplar meyve vermeye başladı. Alın size Sadaka-i Cariye. Hatta bir çalışanımız Bulgaristan göçmenlerinden idi. Bulgaristan’daki köyüne dikmek üzere hünnap fidelerini ona gönderdi.

3 erkek kardeş üçümüzde evli çocuklarımız var. Hep birlikte müstakil bir evde oturuyoruz. İşyerimiz ile ev arası yaklaşık 40 km olup araçla 45 dakika 1 saat arası süre alır. Ağabeyim araba kullanmayı genellikle bana bırakırdı. Kendisi toplamda yaklaşık 2 saat arabada geçen zamanda mutlaka ya bir kitap ya da bir yazarın makalesinden okumalar yapardı. Arada bir bizimle gelen yeğenim Büşra Topçu’ya okuturdu, sonrasında oradan bir bahis açar, bize fikirlerimizi sorardı. Şimdi daha iyi anlıyorum tam bir okul gibi kişisel gelişim, psikoloji üzerine tahlilleri bizimle paylaşırdı.

Kurucu Başkanı olduğum İstanbul Su Müzesini ağabeyim kuvvetli bir şekilde desteklemiştir. Eğer ki ağabeyim biraderim Ergün Topçu’nun destekleri olmasaydı, bugün İstanbul Su Müzesi diye bir müze olmazdı. Bu müzeyi ailemizin Sadaka-i Cariyesi olarak kabul eden ağabeyim hararetle gelenlere suyu anlatarak suyun felsefesi, su ve yaratılışı anlattı. Malumunuz at ölür semeri kalır insan ölür eseri kalır.

Hazerfan bilim adamı, Beyin Cerrahisi Profesörü Gazi Yaşargil öğrencisi, şair, yazar, neyzen İsmail Hakkı Aydın büyüğümüz Ahsenü’l Amel olarak hayırlı işin insanlığın ortak faydası için eser, buluş, ilim öğretme vb. için çalışma yapması gerektiğini ifade ediyor. Toplumda insanın Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği nimetler cinsinden İnsanlık için, İlayı kelimetullah için bu nimetler cinsinden şükretmesi çok güzel bir davranış olur.

Ağabeyimiz İlköğretim, lise, üniversite ve yetişkin misafirlerimize müzeyi gezdirirken hep 2 esere çok takılıp anlatırdı. Bir tanesi Reisül Hattatin rahmetli Hasan Çelebi üstadın Kur’an-ı Kerim Enbiya Suresi 30. ayeti kerimesi “Ve biz canlı olan her şeyi sudan yarattık” yazılı hat eseri, diğeri de Türk Minyatür sanatının en önemli üstatlarından rahmetli Cahide Keskiner’in su damlası minyatürüdür. Bu minyatürde bir su damlası içinde anne çocuk, bitkileri, hayvanlar velhasıl bütün canlılar var.  Su damlası dışında da “Ve Biz canlı olan her şeyi sudan yarattık” ayeti kerimesi yazılıdır.

Müzemizde bu eserleri gösterirken bıkmadan usanmadan şöyle söylerdi “Madem bütün canlılar sudan yaratılmıştır. O halde hepimiz su kardeşiyiz hadi bakalım çocuklar hepiniz birbirinize sarılın” deyip bunu bir dünya kardeşliği olarak anlatırdı. Üstad Necip Fazıl bunu ne güzel açıklıyor “Kainatta ne varsa su da yaşadı önce, su geçer üzerimizden doğunca ve ölünce”

Suyu israf etmemek, su isteyenden esirgememek, ne güzel şey.

Son kelam olarak su muhibbi ve bu dünyada hoş bir sada bırakan İstanbul Su Müzesi onursal başkanı rahmetli Recep Ali Topçu ağabeyimize ve su yarenlerinden ebediyete uğurladığımız canlara birer Fatiha gönderelim inşallah.

Güncellenme Tarihi
  • 06 Aralık 2025, 23:50
Yazının Adı
Su Yareni Recep Ali Topçu: Hatıralarla Anılan Bir Ömür