Her topluluğa, her kalabalığa karıştığımda insan sayısının sıfıra yaklaştığını görmenin dehşetini yaşıyorum.
Alnına kocaman “ENAYİ” yazdırmış birini gördüm. Dövme yaptırmış. Öyle geçici bir şey de değil. Ömrünün geri kalanını alnında “ENAYİ” yazısıyla geçirmeye karar vermiş.
Kulaklarına kadar dövme yaptırmış, yanaklarını simsiyah dövmelerle kaplatmış kadınlar gördüm. Saçları mor, pembe, yeşil, rastalarla dolaşan kızlar gördüm.
Bir de metroda kapının tam ortasında duran bir kadın gördüm. Kenarında değil, tam ortasında. Kapı açılıyor, inecekler inemiyor, binecekler binemiyor. Kadın yerinden kıpırdamadığı gibi bir de geçmek isteyenlerle tartışıyor.
Üstelik baktığınızda kendi halinde, sıradan, orta yaşlı bir kadın. Ne yüzünde bir tuhaflık var ne de görünüşünde dikkatinizi çekecek bir şey.
İşte insanı asıl düşündüren de bu.
Dışarıdan baktığınızda tamam sandığınız bir şeyin, aslında ne kadar eksik olabileceğini bilmiyorsunuz.
Şizofreni gibi ağır ruhsal hastalıkların beyindeki kimyasal ve biyolojik süreçlerle ilişkili olduğunu biliyoruz. Pankreas yeterince insülin üretmediğinde nasıl bir sağlık sorunu ortaya çıkıyorsa, beyindeki bazı sistemler düzgün çalışmadığında da başka sorunlar ortaya çıkabiliyor.
Peki, karşımızdakinin beyninde, zihninde, bedeninde hangi malzemenin eksik, hangisinin fazla, hangisinin bozuk olduğunu nereden bileceğiz?
Bilemeyiz.
İki kolu var, iki bacağı var. Gözleri, kulakları, burnu yerinde. Yürüyor, konuşuyor, giyiniyor, telefon kullanıyor. Dışarıdan bakınca bütün parçalar tamam.
Ama acaba gerçekten tamam mı?
Bir metro kapısının ortasında durup başkalarının inmesini ve binmesini engelleyen, üstelik bunun için insanlarla tartışan birinin zihninde ne eksik?
Başkalarının varlığını fark etmek mi? Muhakeme mi? Dikkat mi? Birlikte yaşama becerisi mi?
Bilmiyoruz.
Üstelik mesele yalnızca hastalık da değil. Her tuhaf davranışın arkasında bir hastalık arayamayız. Her farklı görünüşü de bir zihinsel sorun olarak değerlendiremeyiz. Ama bütün bunlar bana aynı soruyu sorduruyor:
Gördüğümüz şeyin ne kadarının insan olduğunu nereden biliyoruz?
İnsan dediğimiz varlığın dış görünüşüyle içindeki bütünlük aynı şey değil.
Bazen dışarıdan eksiksiz görünen birinin davranışındaki eksiklik, bütün görüntüyü anlamsızlaştırabiliyor.
Onun için eskiler boşuna “akıl ve beden sağlığı” dememişler.
Görüntü önemli değil. Akıl ve beden sağlığı yoksa görüntü sadece görüntü.
Üstelik sağlıklı olmak da tek başına yetmiyor. Akıl, muhakeme, terbiye, ölçü, başkalarının varlığını kabul edebilme ve davranışlarının sonuçlarını düşünebilme yeteneği de gerekiyor.
Bütün bunlar olmadan geriye ne kalıyor?
Bir görüntü.
Kalabalıkların içinde dolaşan, konuşan, yiyen, içen, alışveriş yapan, telefonuyla uğraşan görüntüler.
Ve ben her geçen gün bu görüntülerin arasında daha az insanla karşılaştığım hissine kapılıyorum.
Belki dünya değişti. Belki ben yaşlandım. Belki eskiden de böyleydi ama artık daha fazla dikkatimi çekiyor.
Bilmiyorum.
Bildiğim, kalabalıkların giderek büyüdüğü, benimse içlerinde giderek daha az insan gördüğüm.
Bir de bütün bunların sonunda duyduğum çok derin bir şükür var.
Ben başka bir dünyanın insanlarıyla doğdum, büyüdüm, yaşadım. Aklın, terbiyenin, ölçünün, muhakemenin, başkalarına saygının insan olmanın doğal gerekleri sayıldığı bir dünyanın insanlarını tanıdım.
O insanlarla dostluklar kurdum, hayatı paylaştım. Hâlâ bir kısmıyla aynı dünyada yaşıyorum.
Ve düşünüyorum ki ne büyük bir talih benimki!
Son insanlarla doğdum. Son insanlarla yaşadım. Son insanlarla birlikte gideceğim.
Vallahi ve billahi, bunun için Allah’a şükrediyorum.