Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Sofra-Damak İşgal Altında: Bir Kaşık Hakaret-Bir Kepçe Kompleks

Sofra-Damak İşgal Altında: Bir Kaşık Hakaret-Bir Kepçe Kompleks

Sofra, "nimet"in kutsandığı, "Tanrı misafiri"nin baş tacı edildiği ve "misafir umduğunu değil bulduğunu yer" nezaketinin hüküm sürdüğü bir sığınaktı. Şimdilerde ise bu kutsal alan, kitle kurgulanmış sahneler eliyle bir "yemek pornografisine" ve haysiyet cellatlığına kurban edilmiş durumda. Hangi ara bir tas çorbayı karşıdakinin suratına fırlatmayı "dürüstlük", birinin emeğini milyonlar önünde paspas etmeyi "gurmelik" sayar olduk? Eskiden tabağa konan her lokmaya şükranla yaklaşılırken, bugün ekranlarda bir "Beğenmedim değil, beğenemedim" modasıdır gidiyor. Bu çürüme, sadece bir damak tadı meselesi değil; toplumsal şahsiyetimizin geçirdiği ağır mutasyonun en bariz vesikası. Misafirperverliğin yerini, rakiplerini "yiyerek" reyting kürsüsüne tırmanmaya çalışan modern gladyatörler aldı. Sofradaki bu nezaket kaybının ardındaki asıl meseleyi anlamak için, mutfaktaki tencerelerden ziyade zihinlerdeki “aşağılık” hissine bir baksak mı?

İnsanımızın giderek neden bu kadar "küstah, kavgacı ve geçimsiz" olduğunu anlamak için Adler’in "üstünlük çabası" tanımına bakmak bence kâfi. Kişi, ruhunun derinliklerindeki o yetersizlik ve "aşağılık" hissini bastırmak için ne kadar büyük bir hırsla başkalarını ezerse, kendini o denli "dev aynasında" görür diyor basitçe. Örneğin, bir yarışmacının diğerine "Yemek yapmaya vaktiniz yok çünkü kuaförden çıkmıyorsunuz" demesi, aslında karşısındakini "süslü ve yetersiz" olarak yaftalayıp kendi "çalışkanlığı" üzerinden bir sahte üstünlük kurma çabası. Daha da vahimi, Bolulu olmasını veya aşçılığını bir imha silahı gibi kullanan yarışmacının, Fransız asıllı rakibine "Bir Fransız olarak böyle bir aklınız olabilir" diyerek yaptığı etnik aşağılama, kendi kimlik gediklerini başkasının kökenini küçülterek yamama girişimi. Gladyatör arenada kılıçla kan akıtırken seyirci koltuğunda “hak edilmiş” bir haz devşiriyordu; bugün yemek programları aynı iştahı tabakta değil dilde pişiriyor -rakibi baharatlayıp aşağılamayla mühürleyip hakaret sosunda servis ediyor, biz de kan yerine itibarın aktığı bu modern arenada medeni toplum (!) olarak iştahla alkış tutuyoruz.

Zevkten çok aşağılama üreten, damak üzerinden itibar infazı yapan bu dil vebası sadece yemek programlarıyla sınırlı değil!

Algoritmaların dikte ettiği bu yeni-düzen dünyada, yemeğin tadından çok “görüntüsü”, ilişkinin derinliğinden çok “performansı” öne çıkıyor. Zevklerimizi ve bağlarımızı birer statü sembolüne dönüştüren bu yeni düzen, bizi hem soframızdaki hakikatten hem de birbirimizden koparıyor. İşte bu haftanın konusu; yitirdiğimiz şahsiyetin ve yeniden inşa etmemiz gereken görgünün hikâyesi.

Hayatımız, istisnalar hariç, sabahın ilk ışıklarından gece uykusuna dek dikkat ekonomisinin dişlileri arasında öğütülüyor. Günümüzün en kritik saatlerini “filtre balonları”nın içinde; algoritmaların bizim için inşa ettiği dijital kozalarda geçiriyoruz. Bu yeni düzende hayatın her alanı, özellikle de en mahrem olması gereken sofra ve insan ilişkileri (aşkta dahil), birer “performans” sahasına dönüştürdük. Eskiden sofra, insanın kendine ve karşısındakine döndüğü bir eşikti; şimdi çoğu zaman, karşılıklı bakışların yerini ekrana bıraktığı bir arayüz. Yemeği yemek değil, yemeği “göstermek” asıl faaliyete dönüşünce, ilişki de ister istemez aynı mantığa bağlanıyor: yakınlık yerine görünürlük, temas yerine temsil, şahsiyet yerine “profil” konuşuyor.

Anneannesinin çöreğinin hafızasına sahip olmayan, önüne konan sulu mercimek çorbasını gastronomi sanan bir nesilden değilim şükür: Baştan söyleyeyim gerçek lezzetin şov değil hafıza olduğunu düşünenlerdenim.

Konuya döneyim.  Basit bir kuşak çatışmasıyla açıklanamayacak kadar derin bir kırılma var: geçmişin kıtlık hafızası ile bugünün dijital bolluk pornografisi arasındaki tekinsiz boşluk. İkinci Dünya Savaşı yıllarının karne günlerini iliklerinde taşıyan bir “dede/nine” figürünü düşünün; onun için tereklikte saklanan bayat ekmek, yalnızca besin değil, bir “yokluk ahlakı”nın son kalesi, tabağa duyulan hürmetin somut bir hatırası. “Allah yokluğuyla terbiye etmesin” duası, aslında yemeğin çevresinde kurulan bir görgünün ve minnettarlığın cümleye dönüşmüş hali. Biz ise bolluğun sadece mideyi değil, ekranları da kirlettiği bir çağda, her lokmayı bir gösteriş nesnesine, her lezzeti bir veri paketine çeviren “görünürlük labirentine” hapsoluyoruz. Bu savrulma, sadece estetik bir yozlaşma değil; şahsiyeti ve ortak gerçeklik zeminini tahrip ederek rızamızı imal eden derin bir politik kriz: lezzetin mülksüzleştirilmesi, iradenin mülksüzleştirilmesiyle el ele ilerliyor.

Bu dönüşümün gastronomik sonucu kadar insani sonucu da ağır: yemek artık sadece bir doyum veya kültürel keşif aracı olmaktan çıktı; bir “itibar performansı”nın aparatı haline geldi. Karşımızda artık sadece bir aşçı değil, bir “gastro-tiyatro” var. Katar’da deri yeleği ve palabıyığıyla bıçaklarını havada jonglör gibi dolaştıran şeflerden, 100 kiloluk tepsiyi bebek gibi sallayarak tersyüz eden ustalara kadar her şey, yemeğin kendisini değil, gösterisini büyütmek için sahneleniyor. İşin tuhafı, bu sahne büyüdükçe insan küçülüyor: masadaki özne, tadın peşinde bir “duyumsayan beden” olmaktan çıkıp, kanıt toplayan bir “izlenim yöneticisi”ne dönüşüyor. Yemeğin ritmi, sohbetin ritmini boğuyor; cümleler, lokmaların arasında değil, bildirimlerin arasında kayboluyor.

Dijital platformlar bizi ekranda tutmak için tasarlanmış algoritmik birer düzenek gibi çalışıyor ve bu düzenekte yemek, ilişkiyi kuran bir dil olmaktan hızla uzaklaşıyor. Çünkü görünürlük arzusu, yalnızca yemeği değil, insanı da standartlaştırıyor. Meta ve TikTok gibi devlerin “kişiselleştirme” vaadi, çoğu zaman tersine işliyor: Spinoza’nın “edilgen duygulanımlar” dediği şeye benzer bir biçimde, tercih sandığımız tepkiler aslında dışsal uyarıcıların sürüklediği otomatik reflekslere dönüşüyor. Mavi-siyah plastik eldivenleriyle ameliyat yapar gibi et mühürleyen doktor-şefler, alevler içinde yüzdürülen bonfileler, “Osmanlı tarihi” sosuyla servis edilen tereyağı banyoları… Bu “yemek pornografisi”, bir yemeğin anlamını değil, tepki üretme kapasitesini maksimize ediyor. Tepki üretmek ise, çoğu zaman dikkat çekmek demek. Dikkat çekmek için yapılan her şey, ilişkiyi de aynı yörüngeye sokuyor: birlikte yemenin amacı “birlik” değil, “kanıt”. O sofrada iki kişi oturuyor ama aralarında üçüncü bir varlık var: algoritmanın görünmez seyircisi. Ve seyircinin varlığı, insanın konuşma biçimini, bakışını, susuşunu bile dönüştürüyor. Birbirine dönük konuşma, yerini dışarıya dönük sunuma bırakıyor.

Bu sunum düzeni, yalnızca bize “neyi” göstereceğini seçmiyor; bazen “neyi hissetmeye” alan bırakacağını da seçiyor. Görünürlük, sadece ekranın değil, duygunun da küratörüne dönüşüyor. Bu nedenle görünürlük, zevke eklenen masum bir unsur olmaktan çıkıp, bizzat zevkin yerine geçiyor -Jacques Derrida’nın “ek” (supplement) mantığını çağrıştıracak biçimde, “ek” olan aslı yutarak asılın yerine oturuyor. Bu, ilişkide de aynı şekilde işliyor: “anı yaşama” yerini “anı ispatlama”ya bırakıyor; ispat büyüdükçe temas küçülüyor.

Gastronomi aslında toplumsal bir iletişim dili; ama bugün bu dil, Milor’un dediği gibi sert bir sınıf hiyerarşisinin ve statü savaşlarının aracı haline gelmiş durumda. “En iyi 17. lokantaya” gitmiyor, trend olan tabağı fotoğraflamıyorsanız, zevkiniz “atıl” ve değersiz sayılıyor. Tarımda GDO’lu tohumların yarattığı monokültür felaketi, bugün damakta “monokültür zevk” olarak tezahür ediyor: aynı tabak, aynı poz, aynı cümle, aynı müzik, aynı filtre… Böyle bir düzende yemeğin anlamı, tadın özgüllüğünden değil, sosyal tanınırlığın kopyalanabilirliğinden geliyor. Ve bu kopyalanabilirlik, ilişkilere de sirayet ediyor: insanlar da birbirini “özgül bir kişi” olarak değil, “doğru eşleşme” olarak seçmeye başlıyor. Sofrada “ben seni görüyorum” yerine “biz iyi görünüyoruz” cümlesi gizli bir alt metne dönüşüyor.

Lokantalardaki hiyerarşi, müşteriyi de sınıflara ayırıyor. Nüfuzlu influencer’lar şefin pervane olduğu masalarda liste dışı şarapları bedavaya yudumlarken, sıradan müşteri adeta “Sibirya’ya sürgüne” gönderilmiş gibi en arka masalarda bu imtiyazların faturasını ödüyor. Ama bu adaletsizliğin daha büyük bedeli, cebimizden çıkan para değil; ilişkilerimizin içine sızan “değer ölçme” refleksi. Çünkü bir süre sonra biz de insanları, lokantalardaki gibi sınıflandırmaya başlıyoruz: kim “içeride”, kim “dışarıda”; kim “değerli”, kim “ortalama”; kim “gösterilmeye uygun”, kim “gizli kalsın.” Bu statü arayışı, Nietzsche’nin “hınç” (ressentiment) diye tarif ettiği o zehirli karşılaştırma duygusunu da besliyor: yemeği tatmak için değil başkasını geçmek için yiyor, başkasının lokmasını yutarken de kendi lokmamızın tadını kaybediyoruz.

Sofranın görgüsü sadece “nasıl yenir” meselesi değil; “insana nasıl bakılır” meselesidir.  Görgü zayıfladığında, ilişki de zayıflar. Karşımızdaki insan bir özne olmaktan çıkar, bir “aksesuar”a dönüşür. İşte o noktada yemeğin tadı da ilişki de aynı anda bozulur.

Oysa hakiki zevk, başkalarına “çentik atmak” için gidilen mekanlarda değil; çocuklukta dolap arkasından gizlice aşırılan kavurmanın, eski kaşarın ve fırından yeni çıkmış ekmeğin yarattığı dolaysız hazda saklıdır. Bu, ilk aşk gibi unutulmaz bir dönerin kokusudur. Bu nostalji değil; şahsiyetin damaktaki imzasıdır. Çünkü şahsiyet, “benim neyi sevdiğim” kadar, “neden sevdiğim” ve “nasıl sevdiğim” ile ilgilidir. Şahsiyet, zevki bir vitrin değil, bir tecrübe olarak yaşayabilmektir. Hume’un “zevk terbiyesi” fikrini hatırlatan bir biçimde, hakiki zevk; dikkat, eğitim ve süreklilikle olgunlaşır -başkalarının onayına sunulmamış bir mahremiyet alanı ister. Fakat dijital düzen, zevki tecrübeden koparıp temsile bağladığı için, şahsiyeti de zayıflatıyor. İnsan kendi zevkinin sahibi olmaktan çıkar, zevkinin “gösterilebilirliğinin” yöneticisi olur. Ve böyle bir yöneticilik, ilişkide samimiyeti öldürür: Çünkü samimiyet, gösterilebilenden çok, yaşanabilenle ilgilidir.

İşin ilişkiler üzerindeki yıkıcı etkisi burada iyice belirginleşiyor: yemeğin merkezine Milor’un vurguladığı “geçiriyorlar” esprisinin yerleştiği sinik pazarlama dili, mahrem alanımız olan ilişkileri de mekanikleştiriyor. Bir şeyleri “yaşamak” yerine “kazanmak” isteyen zihniyet, yemeği de sevgiyi de statü basamağına çeviriyor. İnsani derinlik yerini işlevselliğe ve performansa bırakıyor. Bu performansın yarattığı gerilim, kamusal alanda linç kültürüyle el ele yürüyor; tahammülsüzlük büyüdükçe sofrada da tahammül düşüyor. Birinin sakatat yemesine “ıyy” demek, çoğu zaman yemeğin doğasından değil; kişinin kendi normlarına uymayan her şeyi “yerinde olmayan” diye dışlama refleksinden kaynaklanıyor. Douglas’ın “kirlilik” tanımı tam da burada devreye girer: kirli olan, “yerinde olmayan”dır.

Bugün sofrada “yerinde olmayan” sadece yemek değil; duygu da yerinde değil, konuşma da yerinde değil, susma da… Her şey sanki yanlış yerde duruyor. Çünkü ilişkinin zemini kaymış durumda: birlikte yemek, birlikte olmak için değil; birlikte görünmek için yapılıyor.

Sosyal medya, insanları sadece politik olarak değil, duygusal olarak da kabileleştiriyor. Bu kabileleşme, sofrayı bir “müzakere” alanı olmaktan çıkarıp bir “temsil” alanına dönüştürüyor. İnsanlar aynı masada oturuyor ama birbirine yaklaşmıyor; çünkü yaklaşmak riskli: gerçek temas, gerçek konuşma, gerçek yüzleşme… Bütün bunlar bir performansın kontrol edilebilirliği kadar güvenli değil. Performans güvenlidir; çünkü kurgulanabilir. O yüzden ilişki, “Ben-Sen” derinliği yerine “Ben-O” işlevselliğine kayıyor: karşımızdaki insan bir “şey”e, bir “imkan”a, bir “fonksiyon”a dönüşüyor. Buber’in diliyle söylersek, “Ben-Sen”in kırıldığı yerde, yemek de sevgi de hızla “Ben-O” enstrümanına dönüşür. Ve Fromm’un olgun sevgi dediği şey -emek, sabır, dikkat- tam da bu enstrümantal mantık yüzünden geri çekilir.

Yemeğin ilişkiler üzerindeki etkisi tam da budur: yemek, insanları birbirine yaklaştıran bir ritüel olmaktan çıkınca, ilişkiyi taşıyan küçük pratikler de çözülür. Sofrada kurulamayan bağ, hayatın geri kalanında da kolay kolay kurulmaz.

Çıkış yolu, sadece “telefonu kapatmak” gibi basit bir hijyen önerisi değil; daha derin bir şahsiyet restorasyonu. Yemeğe yeniden “ilişki kuran bir ritim” kazandırmadan, insan ilişkilerine yeniden “derinlik” kazandırmak zor. Bu yüzden çözüm, hem gastronomik hem insani bir disiplin gerektiriyor: pasif tüketicilikten çıkıp aktif özne olmaya dönmek. Milor’un altını çiziği gibi müşteri, yemeğin kalitesini, kaynağını ve şeffaflığını sorgulayan bir “mimara” dönüşmeli; ama daha önemlisi, sofrayı bir “mahremiyet alanı” olarak yeniden kurmalı. Mahremiyet, romantik bir kapris değil; insanın insan kalabilmesinin şartı. Dijital teşhirin gürültüsünü kısmak, ilişkinin sesini açar. Birlikte yemek yediğiniz kişiyi bir “kareye” değil, bir “kişiye” çevirmedikçe; görgü, estetik, etik, hepsi boşa düşer. Kant’ın “çıkar gözetmeyen haz” düşüncesi burada bir pusula gibi: sevdiğiniz şeyi “gösterilebilir olduğu için” değil, “kendisi olduğu için” sevebilmek -ve bunu her zaman sergilememek.

Önyargılardan arınmış damak ve zihin de bu restorasyonun parçası. Farklı lezzetleri “iğrenç” diye dışlamak, sadece gastronomik bir kabalık değil; toplumsal bir kabileleşmenin mikro provası. Merak ise, hem damakta hem ilişkide kutuplaşmayı kırar. Sofranın görgüsü, karşısındakini sabitlemek değil; onu anlamaya açık kalmaktır. Bu yüzden hakiki zevki geri kazanmanın yolu, “daha pahalıya” değil, “daha dikkatli”ye gitmekten geçer. Dikkat, hakiki zevkin tek gerçek sermayesidir. Dikkat olmadığında, yediğiniz en iyi şey bile “içerik”e, karşınızdaki insan da “görüntü”ye indirgenir.

“Kendi şahsiyetini damakta korumak” kulağa küçük bir şey gibi gelebilir; ama aslında büyük bir demokratik ödevdir. Çünkü demokrasi, yalnızca sandık ve kurum meselesi değildir; birbirini dinleyebilme, tahammül edebilme, ortak bir dünyayı paylaşabilme meselesidir (V.Milor). Sofra, bu ortak dünyanın en eski provasıdır. Sofrada birbirini görmeyen insanların kamusal alanda birbirini görmesi daha da zorlaşır. Sofrada konuşmayanların, kamusal alanda müzakere etmesi güçleşir. Sofra bir tür mikro-demokrasidir: sırayla konuşmak, paylaşmak, beklemek, saygı göstermek, ölçüyü bilmek… Bunların hepsi insanı “insan” yapan küçük eğitimlerdir. Burada Habermas’ın “kamusal alan” fikrini tersinden okumak mümkün: kamusal alan çökünce sofra da çöküyor; sofra çökünce kamusal alan daha da çöküyor. Ve mesele, sadece “bir şeyler eskisi gibi değil” hissi değil; ortak gerçeklik zemininin parçalanması. Görünürlük ekonomisinin mantığı, paylaşılmayanı “atıl” saymaya eğilimli; Wood’un emperyalizm tartışmalarını çağrıştıracak biçimde, “işlenmeyen/sergilenmeyen” alanlar sanki müdahaleye açık “boş toprak” gibi görülüyor.

Bizim paylaşmadığımız, gösteriye çevirmediğimiz her mahrem an, sanki sistem tarafından “atıl veri” olarak işaretleniyor ve tekrar işlenmek üzere geri çağrılıyor. Böylece duyularımızın sömürgeleştirilmesine izin vermek, şahsiyetimizin işgaline rıza göstermek gibi bir şeye dönüşüyor. Gösteriş ekonomisi bu mikro-demokrasiyi sabote ettiğinde, sadece gastronomi zarar görmez; toplumun birlikte yaşama kabiliyeti de zarar görür.

O yüzden “görünürlük” ve sahte bir “statü” uğruna feda ettiğimiz “şahsiyet” ve “hakiki zevk” kavramlarını geri kazanmak, sadece bir mutfak meselesi değil; bir insanlık borcu. Algoritmaların bizi hapsettiği yankı odalarından çıkmanın yolu, tabağımızdaki yemeğin ve karşımızdaki insanın gerçek hikayesine dokunmaktan geçiyor.

Bir dahaki sefere sofraya oturduğunuzda, telefonu cebinize koyun demeyeceğim; bunu zaten herkes söylüyor. Daha zorunu söyleyeyim: Yanınızdaki insanın gözlerine bakın ve o bakışta “performans” aramayın. Bir şey kanıtlamaya çalışmadan, sadece orada olun. Çünkü şahsiyet, en çok da kimsenin izlemediği anlarda kurulur; hakiki zevk, en çok da paylaşım butonu kapalıyken açılır. Sofra, ancak o zaman yeniden bir buluşma yerine dönüşür: yemeğin ilişkiyi, ilişkinin insanı iyileştirdiği o eski ve hakiki yere.

Güncellenme Tarihi
  • 01 Şubat 2026, 00:19
Yazının Adı
Sofra-Damak İşgal Altında: Bir Kaşık Hakaret-Bir Kepçe Kompleks