Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Sınıfta Kaldık

Sınıfta Kaldık

Yıllar önce yani 1920 senesinde şöyle diyordu Muhammed Esed: Genç yaşıma rağmen, Büyük Savaş’ın yıkımından sonra, dağılmış, hoşnutsuz, hissiyatı gergin ve yoğun Avrupa dünyasında işlerinin artık pek de iyi gitmediğinin farkındaydım. Batı’nın gerçek tanrısı artık manevi bir tanrı değildi, yeni tanrı “konfor”du. Şüphesiz hâlâ Tanrı’yı dindarane bir şekilde düşünüp hissiden ve çaresizce, ahlaki değerlerini medeniyetlerinin ruhuyla ulaştırmaya çalışan birçok insan vardı, ancak bunlar istisnaydılar. İster demokrat olsun ister komünist, ister işçi olsun ister entelektüel, ortalama Avrupalı sadece tek bir şeye inanmış gibi görünüyordu: Maddi ilerleme, yani hayatta, hayatı kolaylaştırıp rahata kavuşmaktan başka bir gaye olmadığı, yahut bugünlerde çok kullanılan ifadesiyle hayatı “doğadan bağımsız” kılmak gerektiği inancı. Bu inancın mabetleri dev fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuvarları, dans pistleri, hidroelektrik santralleriydi; rahipleri ise bankacılar, mühendisler, siyasetçiler, film yıldızları, istatistikçiler, iş adamları, pilotlar ve bürokratlardı. Ahlaki bozgun “iyi” ve “kötü”nün anlamları üzerinde uzlaşılamamasında ve tüm sosyal ve ekonomik meselelerin “işine geldiği gibi” düsturuyla ele alınmasında kendini gösteriyordu ki bu yaklaşımlar ahlaki ilkeleri, kendini ne zaman davet edilirse o zaman herhangi birine vermeye hazır, boyalı bir sokak leydisi gibi tasvir ediyordu. Güce ve hazza karşı duyulan tatmin olmaz ihtiras, neticede Batı toplumunun tepeden tırnağa silahlı ve menfaatleri çatıştığı anda yek diğerini yok etmeye kararlı düşman gruplara bölünmesine sebep olmuştu. Kültür sahasındaki sonuç ise ahlaki değerleri sadece pratik fayda fikrinden ibaret, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt etme konusunda en yüksek kriteri maddi üstünlük olan bir insan tipinin yaratılması olmuştu (MEKKE'YE GİDEN YOL).

Aradan 100 yıldan fazla zaman geçti. İnsanlık her defasında sınıfta kaldı. Bu konfor illeti önce batının başını büyük bir belayla sardı ve milyonlarca insanını hayattan kopardı. Ölüme susayan batı bir siyonizm bataklığıyla 7 yılda yaklaşık 60 milyon insanını kaybetti. Ne yazık ki vahşi batı bundan ders almadı. Bilakis öldürmeyi o kadar normalleştirdi ve hayatı onun gerisinde bırakacak cehaleti o kadar içselleştirdi ki masum bütün coğrafyaları dahi bu dişindeki kanla tanıştırmak istedi. Bu kanlı ağzından dökülen salyaların adı konfor ve tüketim oldu. Bu salya insanlığı öyle sardı ki her mazlumun feryadı kahkaha ile karşılandı. Her yok olan coğrafya panayır şenliği gibi algılandı. Her yok edilen millet saklambaç oyununa dönüştürüldü.

Sırtlanların dişlerine bir defa kan değmişti hem de masum ve günahsızların kanı. Gün geçtikçe sırtlan postuna bürünmüş insanlar çoğalmaya ve her mahalde görülmeye hatta baskın grupların onlar olduğuna çok rastlanılmıştı.

İyiler direnmeye çalışıyordu sırtlanların salyalarına. Lakin çok zordu bu salyalı salgından korunmak. Hele batının şuuraltı müktesebatının tamamı bu siyonist salyanın istilası altında olunca insanlık her geçen gün büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyordu. Vicdanı olanlar ve iyiler ise doğudan doğan güneşin ve oradan yayılan nurun bu istilayı engelleyeceğini hatta gerileteceğini düşünüyorlardı ama elleri de kalplerinin üzerinde büyük bir endişe içindeydiler. “Ya onlar da bizim gibi salyalanıp sakatlanırlarsa ne olur bu insanlığın hali” der gibiydiler.

Ve korkulan oldu. Önce sırtlanlar ümmeti milliyete dönüştürecek bir saldırıyla bizi salyaladılar. Sonra milliyeti bireye indirgeyecek kirli salyaları her tarafımıza sürdüler. Sonunda da benliğimizi parçalayacak ve tek gerçekliğimizin arzu ve iştahımız olduğuna bizi inandıracak en kötü salyalarıyla bizi sarmaladılar. Sureten insan kaldık ve hakikaten salyalanmış bir salgın hastalığın pençesinde kıvranmaya başladık ama bunun hiç farkında olamadık.

İşte utancımız! Yakın tarihte yaşadığımız acılarımız ama acıdan haberdar olmayan salyalanmış benliğimiz…

İşte utancımız! Afrika’nın bütün masum ve mazlum siyah incilerinin asırlardır yaşadıkları…

İşte utancımız! Vietnam’ın kahramanları ve Ebu Garib’in masumları…

İşte utancımız! Hama ve Humus’un ciğer pareleri ve serdengeçtileri…

İşte utancımız! Ortadoğu’nun hiç sönmeyen ateşi ve solan mor sümbülleriyle kırmızı gülleri

İşte utancımız! Şam-ı Şerif’in ve Halep-i Kadim’in boynu bükük buğday tenlileri ve yerinden edilmiş gonca gülleri

İşte utancımız! Bosna’nın bütün siyahlığında utancımızı yüzümüze her doğan gün vuran o şehidanın bembeyaz mermer mezar taşları ve izi gitmeyen kurşun izlerinin capcanlı coğrafyası…

İşte utancımız! İşte utancımız! İşte utancımız! İşte utancımız! İşte utancımız! Gazze, Kudüs… öksüz ve sahipsiz Filistin…

Evet Gazze yok oldu ve olmaya devam ediyor. Lakin onun dışındakiler salyalanmış vücutlarının salyasının hazzı ve iştahıyla meşgul.

Tolstoy ‘acıyı duyuyorsanız canlısınız. Başkasının acısını duyuyorsanız insansınız’ demişti. Galiba acıyı dahi duymaz olduk. Sadece zevkin peşinden koşarak yaşamaya devam ediyoruz.

Yakın tarihimizin en büyük zulümlerinden birini gören ve 28 yıl mahkeme mahkeme zindan zindan dolaştırılan Bediüzzaman Said Nursi de; işte, binden bir nümune olarak, dehâ-yı felsefînin ve hüdâ-yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat-i hali, sabıkan beyan edilen tarzla gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefavittir, gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrin ve teessüfler!

Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır diyerek en büyük tehlikeye dikkat çekmişti. Galiba sistematik duyarsızlaştırma ile gafletimizi o kadar bizi istila etti ki başka kimseyi göremez olduk.

Gazze ölüyor. Gazze ölüyor. Gazze ölüyor. Şerefiyle, haysiyetiyle, bütün insanlığın haysiyetini kurtaracak bir direnişle hem de sadece Allah’a dayanarak devam eden bir direnişle.

İnsanlık ise her geçen gün şerefini ve haysiyetini daha fazla kaybediyor. Utancın dahi fayda etmediği bu salyalanmış insanın uyanışı nasıl olacak bilemiyorum. Lakin Gazze’nin var oluşunu Allah’ın bizzat müşahede ettiğine inanıyorum.

Gazze ölüyor belki de ölmüyor asıl var oluyor hem de en saf ve has haliyle. Lakin insanlık çok kötü bir sekeratla hatta ebediyen unutmayacağı bir sekerat cezasıyla ölüyor. Ancak salyalanmanın salgınlığıyla bu ölümü yaşam zannediyor.

İşte utancımız! Başımızı kaldırıp da insanız diyeceğimiz bir takatimiz kalmadı! Sadece senin merhametin başımızı yerden kaldırabilir Ey Rabbim!

Gazze sınavından kalmadık bilakis yok olduk!

Gazze yok olurken biz onu görmezden geldik öncekiler gibi!

Hatta bahsedilmesinden bile rahatsız olur bir salgın hastalık pençesinde kıvranacak bir acıyı dahi hissedemedik!

Bu utançtan kurtulacak asıl rahmet ve hikmete bizim ihtiyacımız var Rabbim!

Bize merhamet et Rabbim! Bize merhamet et Rabbim!  

Güncellenme Tarihi
  • 13 Eylül 2026, 10:04
Yazının Adı
Sınıfta Kaldık