Zamanın ruhu, modern eğitim sisteminin karşısına daha önce tecrübe edilmemiş sessiz bir kriz çıkardı: Sınıfları dolduran ama zihnen başka evrenlerde kaybolan çocuklar. Günümüz okullarında beliren en büyük sorun, öğrencilerin devamsızlığı değil; bedenen sınıfta mevcut görünürken ruhen ve zihnen orada bulunmamalarıdır. Peki, zili çalan bir okulun, çocukların zihninde bir türlü çalamayışının ve onları ders saatlerinde dahi sanal dünyanın çekim alanına kaptırışımızın gerçek sebebi nedir? Cevap; çocukları okula bağlayan duygunun niteliğinde gizlidir.
Aşık Veysel’in “Kendim gurbet elde, gönlüm sılada” dizesinde ifade ettiği durum, şimdilerde öğrencilerde “Kendim sınıfta, gönlüm sanalda” şekline dönüştü. Öğrenci okula, sınıfa ve derse geliyor; fakat dersi dinlerken, kitap okurken, test çözerken ya da ödev yaparken kendi fiziksel olarak etkinlikte yer alsa da zihni sanalda geziniyor. Öğrencilerin okula ve sınıfa fiziksel olarak gelmelerini sağlıyoruz ancak zihinsel olarak orada bulunmalarını başaramıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı, devamsızlık olgusuna yönelik yeni yöntemleri gündemine aldı ve önümüzdeki eğitim-öğretim yılından itibaren uygulamaya koyacak. Bunun kuşkusuz faydası olacaktır. Ancak asıl sormamız gereken soru şudur: Öğrencinin uyum sürecine eşlik eden ya da bu uyumu sağlayan duygunun nasıl bir niteliğe sahip olması gerekir?
Literatürde üç tür uyma davranışı tanımlanır: Birincisi itaat, ikincisi özdeşleşme ve üçüncüsü benimseme. İtaat sonucu gelişen uyma davranışının temelinde korku, özdeşleşme sonucu gelişen uyma davranışının temelinde imrenme/özenme, benimseme sonucu gelişen uyma davranışının temelinde ise umut yatar.
Korku ile uyum sağlayan çocukta zamanla baş etme yöntemi olarak önce erteleme, ardından vazgeçme; önce kaçınma, sonra kaçma davranışları gelişir. Çocuk okula gelmeyi, derse girmeyi, dersi dinlemeyi, ödev yapmayı, kitap okumayı, test çözmeyi; kısacası bütün akademik davranışları önce erteler, sonra tamamen bunlardan vazgeçer. Beyin, erteleyebildiği eylemlerden çok daha kolay vazgeçebilmektedir. Korkunun kaynağı ortadan kalktığında ya da korkuya neden olan etken işlevselliğini kaybettiğinde uyma davranışı da bozulur. Korkuyla bastırılan bütün duygular, yaşanması gerekenden çok daha yoğun, sık ve sürekli bir biçimde eyleme dönüşür ki buna telafi etkisi adı verilir.
Özenme (özdeşleşme) ile ortaya çıkan uyma davranışı da kalıcı olmayabilir. Bu davranış, özenilen kişiye atfedilen değerin devam etmesine bağlıdır. Bu değerin sona ermesi için çok büyük olaylara da gerek yoktur. Örneğin, özenilen kişi onaylanmayacak tek bir davranış sergilediğinde o büyülü algı bozulabilir; çünkü ona başlangıçta bir kusursuzluk atfedilmiştir.
Benimseme sonucu yaşanan uyma davranışında ise üstbenlikte (süper ego) yer alan ego ideali —yani ideal benlik— ile doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü, gerekliyle gereksizi ayırt eden vicdan mekanizması bir uyum içinde çalışır. Böyle bir birey; bulunduğu yerin farkındadır (haddini bilir), amacının bilincindedir (kaynaklarını dengeli, düzenli ve tutarlı kullanır, üretkendir) ve eylemlerinin muhtemel sonuçlarını öngörür (adaletlidir).
Şimdi şu soruları kendimize sormamız gerekir: Biz çocuğu okula hazırlayıp gönderirken hangi uyum tarzına yatkın hâle getiriyoruz? Öğrenciyi okula, sınıfa ve derse odaklı tutabilmek için hangi uyum tarzını besleyip güçlendiriyoruz? Mevcut uygulamalara, beklentilere, yönlendirmelere, etiketlemelere ve sonuçlara baktığımızda cevap ne yazık ki son derece açıktır. Akran zorbalığı yapan öğrenciyi okuldan uzaklaştırıyoruz, okula devam etmeyenin ilişkisini kesiyoruz, iki yıl üst üste başarısız olanı örgün eğitimden çıkarıyoruz, uyumsuz davranışlar sergileyenleri disipline sevk ediyoruz. Dersine çalışmayan, dersi dinlemeyen, ödevini yapmayan, kitap okumayan ve test çözmeyen öğrenciyi ise ebeveyni "Baban gibi olursun!" ya da "Sistem seni yutar, bir 'hiç' olursun!" diyerek korkutuyor. Korkuyu bu kadar yoğun, şiddetli ve sürekli hisseden bir öğrenci, "Artık ne olursa olsun" diyerek korkuyla bastırıp kontrol altında tuttuğu yıkıcı eylemleri gerçekleştirmeye başlamaz mı?
Korkuyla büyütülen, yönlendirilen ve eğitilmeye çalışılan çocuklar, eninde sonunda fren sistemi boşaltılmış ama motor gücü artırılmış bir arabaya benzer. Durdurabilirseniz durdurun!
En son yapılan 2026 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçları, bedeni sınıfta fakat zihni başka yerde olan öğrencilerin okula hangi duyguyla gittiklerinin bir göstergesi kabul edilebilir mi? Bu betimleyici sonucu aşırı yorumlayarak her şeyi tek başına öğrenciye yüklemek niyetinde değilim. Sadece açık kaynaklardan ulaştığım net ortalamalarını aktarayım; tabloya bakarak herkes önce kendi payına düşeni yorumlasın ki mesele yine kolaycı bir suçlu arayışına dönüştürülmesin:
Acaba bu tablo, eğitim sürecindeki tüm dersleri ve kazanımları sadece öğrencilerin girecekleri sınavlardaki başarılara hapsettiğimiz için ortaya çıkmış olabilir mi? Çocuğu "sınav çocuğu" olarak kavramsallaştırıyoruz —ki dünyanın hiçbir yerinde böyle bir tanım yoktur! "Bizim çocuk bu yıl sınav çocuğu oldu amcası, teyzesi, hocası..." dendiğinde gelen ortak tepki: "Haydi inşallah, matematiği nasıl?" Verilen cevap ise genellikle şudur: "Orada biraz sıkıntımız var çünkü matematiği sevmiyor." Oysa işin doğrusu şudur: "Matematikten korkuyor." Çünkü biz çocuğa matematiği sevdirmeden öğretmeye çalıştık ve tüm geleceğini matematik performansına endeksledik.
Bu kısır döngüde asıl kritik nokta, eyleme geçme (yapma) durumudur.
Sizce bizim çocuklarımız bu durumlardan hangisine sığınıyor? Çocuklarımız ne yapmaları gerektiğini biliyorlar, yapmak da istiyorlar; ancak "Yapamıyorum" diyorlar. Çünkü başarısızlığı atfedecekleri, kendileri dışındaki pek çok seçenek varken; doğrudan sorumluluk almalarını gerektiren ve kendilerini suçlu hissettirecek olan "Yapmıyorum" ifadesini neden seçsinler ki? Eğer bir çocuk açıkça "Yapmıyorum" derse; derse gelmediğinde, dinlemediğinde, ödevini yapmadığında veya kitap okumadığında kendi sorumluluğunu üstlenmiş olur. Ancak bundan kaçındığı için yaptığı her şey zamanla onu boğmaya ve sıkmaya başlar.
Ne yazık ki biz çocukların ne okula, ne hayata, ne de kendileri olmalarına izin veriyoruz; sürekli onları kendi hayalimizdeki kalıplara sokmaya çalışıyoruz. Sonuçta hem zihnimizdeki hayali çocuğu hem de karşımızdaki gerçek çocuğu kaybediyoruz. Bizler idealimizdeki çocuğa ulaşamamanın hayal kırıklığını, öfkesini ve pişmanlığını yaşarken; çocuk kim olduğunu, ne istediğini ve ne hissettiğini bilemeden herkesin istediği kişi olmaya çalışıyor. Biricik olmak yerine binlercesinden biri hâline geliyor ve en sonunda "hiç kimse" olup çıkıyor. Ne yazık ki etrafımız, potansiyel kendi olamadan, geliştirdiği sahte benliği gerçek kendiliği sanarak yaşayan insanlarla dolu!
Bu tabloyu tersine çevirmek, cezalandırıcı ve korku odaklı disiplin anlayışından vazgeçip eğitim sistemimizi "benimseme ve umut" eksenine yeniden oturtmakla mümkündür. Eğitimciler, ebeveynler ve karar vericiler olarak çocukları sadece birer sınav nesnesi veya kaygı odağı olarak görmekten acilen vaz geçmeliyiz. Onların zihinlerini yeniden sınıfa çekebilmek için soru sayılarını ve yaptırımları artırmak yerine; merak duygusunu, özgür iradeyi ve içsel sorumluluk bilincini besleyecek alanlar açmalıyız. Çocuğa "yapamıyorum" çaresizliğini yaşatmak yerine; ona kendi hayatının sorumluluğunu alabileceği güvenli, sevecen ve anlamlı bir öğrenme iklimi sunmak zorundayız. Aksi hâlde bedeni sınıfta, ruhu firarda nesiller yetiştirmeye devam edeceğiz.
Acı ama gerçek bir yüzleşmeydi bu: Sınıfta benim görmek istediğim bir hayal oturuyordu, onun zihninde ise benim hayallerimin çok ötesinde, kendi gerçeğinde bir çocuk duruyordu...Keşke bu cümleyi çok daha önce kursaydık ve bu gerçekliği fark edip kabullenseydik.