Bazı ifadeler vardır ki insanlığın ortak hafızası gibidir. Farklılık onda bir ayrılık göstermez. Herkese bakar aynı aynayı tutarlar. Çoğu zaman acı verir bir hüzün yığını gibi insanın üstüne üstüne gelirler. Çok az zaman insanı mutlu ederek yaşama tutunmasını sağlarlar. Bir mazi hatırlatıcısı bilhassa narsisizmi sağlıklı olmayan bireyin elinde bir projektör iseler vay halimize ki vay halimize. Narsisizmi sağlıklı olanın elinde ise bu projektör oh ne güzel halimize ne güzel.
Bu ifadelere yaşamdan yaş aldıkça tesadüf edişimiz çok daha farklı oluyor. Önceleri hiç dikkat etmediklerimiz bizi kendilerine çağırıp duruyorlar. Yaşanmışlıklarımızla yüzleşme olarak yeniden sahne alıyorlar.
Çok gariptir ki bilinçli veya değil nezaket ve bilgelik perdesi altında intikam alma hatta insandan insana gelen büyük yıkımın dilde somutlaşması olarak boy gösteriyor bunlar. Ne gariptir ki çoğu zaman dil belası bu ifadeler hep iyilik yapmak amacıyla ikrar edilirler. Farkında olmadan yapılan ya da yakınları tarafından kasti olarak ileri sürülen bu ifadeler insanın çaresi bulunmaz derdi olarak tarihe geçer. Saf ve iyi niyetli olarak dile getirilmiş gibiler. Yıkıcılık ve moral bozuculuk tarafı anlaşılıncaya kadar iş işten geçmiş olur.
Yıllardır takip ederim bu ifadelerin bazılarını. Örneğin sen eskiden… diye başlayan ve arkasının çok farklı tamamlayıcıları olan bu ifadeler beni hep hüzünlendirmiştir. Zihnimde oluşturduğu yıkımın sağaltımı çok uzun zaman almıştır. Gönlümde açtığı yara ise uzun zaman sonra kabuk bağlamıştır. Kimden gelirse gelsin bu iki kelime ile başlayan ifadelerin ardında hep beğenmemezlik var. Özlem içinde intikam, acımak içinde aşağılama, şefkat içinde zulüm, sevgi içinde eziyet, lütuf içinde beğenmemezlik, düzeltmek içinde hükmetmek, hatırlatmak içinde yüzleştirmek… olduğunu da görebilirsiniz. Her iyi temenninin ardında dahi yıllarca görmek istediğinizi görememenin hayıflanması var gibi.
İnsan zahiri malik olduklarını tek tek kaybedince sen eskiden… aynasında kendini çıplak gerçekliğiyle nasıl yüzleşir bir bilseniz. Beğendikleri beğenmez olur. Sevildiklerinin bakışlarının değiştiğini anlar. Elinden tuttukları elini tek tek bırakır. Gördükleri görünmez, konuştukları dinlemez, yanından ayırmadıkları uğramaz olurlar. Ve sen eskiden… diye başlanılan her söz artık bir hançer gibi yüreğine saplanır.
Bir de bunu yıllarca aynı yastığa baş koyduğu eşi, bütün umutlarını bağladığı evlatları, sırtını perk gördüğü akrabaları, yalnızlığının halveti olan dostları ve canlılar içinde onu anlayan ve aynı akıbeti taşıyan nevi bu ifadeleri kullanınca ne çok kırılır bir bilseniz! Siz her yaşın bir işi her devrin bir yaşanmışlık gerçeği olduğunu bilenlerdendiniz.
Hakan Bey de bu acıyı yaşayanlardan biriydi. Çok imrenilecek bir yaşam sürmüştü. Etrafındakiler bütün ömrün böyle geçeceğini düşünerek hep iltifatta bulunmuşlardı. Yaptıkları iyiliklerin ardından sen hep öyle kal ve kalmalısın diyenler onu gaflet uçurumunun kenarına kadar getirmişlerdi. Onun da hoşuna gitmemiş değildi o hal ta bu haline gelinceye kadar.
HB bu haline çok üzülüyordu. Kelimelere dökemiyordu acizliğini. Konuşacak oluyordu ama nerede onun imdadına yetişecek kelimeler. Görmek istiyordu gitmiyordu gözünün önündeki perdeler. Duymak istiyordu ama duyulacak ses kalmamıştı etrafında. Benim dediği her duyusu ve organı sanki onun değildi. Gün geçtikçe içinde dahi yalnızlaşıyordu. Tek arkadaşı yatağıydı yoldaşı da uykusu. Sürekli duyduğu veya öyle zannettiği şey ise zihninde ve kalbinde çınlayıp duran sen eskiden… ile başlayan cümleler gibiydi.
Birgün ne olduysa oldu hatta hiçbir şey olmamış gibi kendini o eski halinde buldu. Kalbi çok hızlı atıyordu. Bir şeyleri yakalamış hatta dört elle sarılmış gibi telaşe içinde bir yukarı bir aşağı gidip gelmeye başlamıştı. Sadece onunla da kalmamış bir hazırlığa başlamıştı. Önce güzel bir banyo yapmıştı. Sonra en temiz kıyafetlerini giymiş en güzel kokularını sürmüştü. Ardından hayatının en edepli hallerinden birini bedenine giydirerek serdiği seccadenin üzerinde namaza durmuştu. Yıllardır namazdan ayrı kalmışlığın hasretiyle durmadan kıyama kalkıyor rükua gidiyor secdeye kapanıyordu. Selam verdikten sonra tekrar tekrar huzurda rahatı bulmuş gibi namaza duruyordu. Uzun bir müddet böyle devam etti. Yorulduğunu hisseder gibi oldu. Tekrar be tekrar namaza durmak istiyordu derken gözü son selamında raftaki kitaba ilişti.
Onca zamandır sanki namazda değilmiş gibi aynı heyecan ve halecanla kitabına doğru hamlesini yaptı. Gözlerinin önündeki bütün perdeler kalkmış gibiydi. Çok sevinçliydi kitabını okuyacağı için. Geri gelen gençliğine yaşlılığını şikâyet edecek bir cesareti de bulmuştu kendinde. Yaşlılığına hürmeti emreden ayetleri okurken hep duraksadığı ve büyük bir hüzünle okuduğu o ayet yine açılmıştı kendisine. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter (İsra 14). Öyle bir iç çekti ki sanki bütün ahlar vahlara karışarak onun semasını kapladı simasında bir elem çizgisi olarak belirdi. Her zamanki gibi eline bir kalem aldı bu ayetin altını tekrar çizmeye başladı. Okudukça çizmeye çizdikçe de yeniden okumaya doyamadığı bu ayetin onda oluşturduğu keder tam bitap düşürecekken onu yeniden kendine döndü. Yeni sayfalar okumalıyım der gibi başka sayfalara geçti.
Takvim yaprağından yaptığı bir ayraç ona çok aşına geldi. Büyük bir cesaretle orayı açınca benzi daha çok sararmaya rengi solmaya başladı. Elleri titredi. İnci taneleri gibi damla damla terler sinesine doğru akmaya başladı. Nefesi yavaşladı. Başını sallayarak hatta iki büklümlük bir duruma sokularak okumaya başladı. O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir (Yasin 54).
Ayeti sadece bir kere okuyabildi. Halbuki eskiden ne çok okurdu. Hatta ezberlediği ayetlerin en önde olanlarındandı. Onca yıl yaptığı şeyleri birden düşünmeye başladı ve kitabı elinden düştü. Ne büyük bir acıydı bu an onun için. Öyle düşünüyordu ki hayır işlemekte geç kalmıştı. İyiliği deftere doldurmakta karnesi zayıftı. Onun için sunulan seçeneklerden çoğunda yapmaması gerekenleri yapmış yapması gerekenleri de yapmamıştı.
Geçen ömrün telafisi olmadığı gibi gelecek ömrün de ertelenmesi mümkün değildi. Her muhafazanın bir muhasebesi olduğunu çok iyi bildiğinden o günü düşündükçe soğuk terler dökmeye başladı. Bir soğukluk ayak parmaklarının ucundan yukarı doğru ilerlemeye başlayınca telaşlandı ve elleriyle ayaklarını kontrol etmek isterken elinin yavaşça sağa düştüğünü fark etmişti ki başında ağlayanları ve kitabı okuyanları fark etti. Bir şeyler söylemek istedi ki herkes söylemek istediğini duymak istiyordu. ‘Aslında ben önce namaz kıldım. Sonra kitabımı okumaya başladım. Arkasından da bu güzel elbiselerimle huzura çıkmaya hazırlanıyordum ki beni uyandırdınız. Yoksa birileri yine sen eskiden… Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh…’
Ve bir devir kapanıyordu. Öyle bir devir ki sadece inşa devri diye yıkımın en aymaz ve arsızcasına olan şahitliği değil aynı zamanda mazinin yok oluşu diye bilinen devre tanıklık ölümle aramızdan ayrılıyordu. Sen eskiden… ile başlayan cümleler onun için sarf edilemeyecekti…
Bu dünyadan bir HB geçti ki ne HB idi amma! Ne yazık ki o da sen eskiden… değirmeninin taşları arasında öğütülerek göçtü gitti.