Bir çocuğun en doğal hakları olan merakı, neşesi ve keşfetme arzusu; ne yazık ki çoğu zaman yetişkinlerin "konfor alanını" tehdit eden birer işgalci gibi algılanmaktadır. Eğitim ve disiplin adı altında sunulan baskıcı yaklaşımlar, çocuğun özgün benliğini bir heykeltıraş gibi yontmak yerine, onu önceden belirlenmiş dar kalıplara hapsetmektedir. Bu durum sadece bir disiplin sorunu değil; bir çocuğun kendi fıtratına yabancılaşmasına, duygusal bir körlüğe sürüklenmesine ve hayat boyu sürecek sessiz bir travmanın temellerinin atılmasına neden olan pedagojik bir şiddettir.
Genel anlayışa göre; çocuğun doğuştan sahip olduğu mizah duygusu, yenilik arayışı, merak ve keşfetme arzusu, yetişkinlerin konfor alanını tehdit eden unsurlar olarak algılanır. Bu durum yetişkinler tarafından konfor alanının işgali ve stres sınırlarının aşılması olarak görülür. Söz konusu gelişimsel davranışlar; baskı, ceza veya yasaklarla kısıtlandığında çocuk, potansiyelini gerçekleştirebilen özgür bir birey olmak yerine, kendisinden olması beklenen kalıplara hapsolmuş bir figüre dönüşür. Bu süreçte çocuğun mizah anlayışı, merakı ve keşfetme isteği adeta bir "günah" (yetişkin otoritesine karşı bir tehdit ve gelişimsel bir travma kaynağı) gibi görülürken; yalnızca yasaklara uyum sağlaması bir "fazilet" olarak değerlendirilir.
Pedagojik istismara maruz kalan bir çocuk; maruz kaldığı aşağılamaların, tehditlerin, cezaların ve kısıtlamaların aslında kendi iyiliği için yapıldığına inanmak zorunda bırakılır. Uygulanan her baskının kendi yararına olduğunu düşünerek büyüyen çocuk; özgürce seçtiği kişi değil de başkalarının ondan beklediği kişiye dönüştüğünü fark ettiğinde, maalesef vakit çoktan geçmiş olur. Bu acı farkındalıkla beraber gelen aldatılmışlık, kandırılmışlık ve kullanılmışlık hissi o denli ağırdır ki çocuk, bu duyguların yarattığı yıkımı doğrudan kendine yönelik bir öfkeye dönüştürür. İçinde bulunduğu bu süreçten sorumlu tuttuğu herkesi, aslında en çok kendine zarar vererek cezalandırmaya çalışır; sonuçta asıl kaybeden yine kendisi olur.
Birey, maruz kaldığı bu zehirli etkileşimden korunabilmek için yaşadığı acıyı inkâr etmek zorunda kalır. Ancak duyguların inkâr edilmesi, özünde insanın kendi benliğini inkâr etmesi demektir. Bu döngü içerisinde yetişen bireyin geçmişiyle sağlıklı bir bağ kurması imkânsızlaşırken, geleceğine de haksızlık ederek sadece "anı kurtarmaya" odaklanmaya başlar. Kendi geçmişine ve anılarına güven duyamayan bir kişinin, sağlıklı bir empati yeteneği geliştirmesi de oldukça güçtür. Nihayetinde bu şekilde büyüyen kişiler, yetişkinliklerinde duygusal açıdan "görme engelli" bir dünyada yaşamaya mahkûm olurlar.
Yaşanan tüm bu deneyimler beyinde, zihinde ve bedende saklı kalır. Kişi bu duygularla yüzleşemezse, farkında olmadan kendisine davranıldığı gibi çocuklarına da davranır; bu döngüye "Yineleme Dürtüsü" denir. Tarihte birçok masum insanın ölümüne karar veren diktatörlerin çocukluk yaşantıları incelendiğinde benzer bir tablonun olduğu görülür. Özellikle dini beklentiler de sürece dahil olunca kişinin boyun eğmekten başka seçeneği kalmaz. Pedagojik işkence; çocuğun kendi olma hakkını elinden alan, baskıyı ve kıyaslamayı eğitim aracı sanan, sonuçları psikolojik ve fiziksel hastalıklara mahkûm bireylerden oluşan bir toplum yaratır.
Sonuç: Bir İsyan Olarak Bağımlılık mı Acaba?
Bugün "eğitim" veya "iyilik" adı altında savunulan her türlü pedagojik zorbalık, yarının öfkeli yetişkinlerini ve hastalıklı toplum yapısını inşa etmektedir. Eğer çocukların kendi olma hakkını savunmazsak, duygusal körlük nesilden nesle aktarılan kaçınılmaz bir miras haline gelecektir. Cezayı disiplin, korkuyu saygı ve boyun eğmeyi ahlak sanan bu zehirli anlayışı terk etmeliyiz. Çocuklarımızı kendimize köle değil, hayata özgür bireyler olarak hazırlamak insani bir zorunluluktur. Onların ruhundaki prangaları çözmek, toplumun geleceğini kurtarmaktır.
Davranışsal bozuklukların, madde ve oyun bağımlılıklarının bu denli yaygın olmasının bir nedeni de ruhu sıkışmış ya da hapsolmuş bireylerin sessiz bir isyanı olabilir mi?