Bir zamanlar şu dizeler sökülmüştü ta içimden, derinden, sağ olsun bir üniversite arkadaşım besteleyip seslendirmişti yürekten (arzu eden için Zerefşan Yılmaz & Oğulcan Bolcan: Mucizemsin Youtube):
Sesimsin yanımda varsan
Işığımsın, sıcağımsın darda, yokta, ayazda kalırsam
Temasın cemalim, selamın en kadim
Mucizem sensin, bırak sende biraz ısınsam.
Görmesen bile gözün olsam.
Duymasan bile sözün olsam.
Bir adım bile atmadığın şu dünyada
Kuş olsam, seni kanadıma alsam.
Bu hafta konum ruhun üşümesi.
Gerçekten ruh üşür mü ki?
İnsan bazen, binlerce piksellik asit mavisi ışığın solgun yüzlerde bıraktığı o donuk izle, elinde son model bir cam parçasıyla dünyanın en ıssız sokağında durduğunu hisseder. Gecenin rahmine düşen bu mavi ışık, bir aydınlık vaadi değil, modern bireyin ruhuna sızan sessiz ve buz gibi bir istiladır. Bizler bugün, tarihin en yüksek sesli ama paradoksal biçimde en dilsiz çağının eşiğinde, piksellerden ve bitmek bilmeyen bildirimlerden müteşekkil bir "dijital Babil" inşa ediyoruz. Herkesin durmaksızın konuştuğu, verilerin bir sağanak gibi üzerimize boşaldığı ama kimsenin birbirini gerçekten işitmediği bu yeni Babil’de, ortak dilin yerini anlamsızlık gürültüsü aldı. Bu gürültü, hakiki sesi, yani varlığın o saf ve duru yankısını yutan devasa bir kara delik gibi çalışmakta. Veri yoğunluğu arttıkça anlamın buharlaştığı, insanın gerçeklikle bağının koptuğu bir tür ontolojik felç hali yaşıyoruz. İşte bu noktada, modern insanın en derin yarası kanamaya başlar: Ruhun üşümesi.
İnsan en çok sesin sustuğu yerde üşür. Bu cümle, sadece edebi bir sitem ya da geçici bir yalnızlık haykırışı değildir; bu, varoluşun en derin katmanlarından gelen fenomenolojik bir saptamadır. Bahsi geçen üşüme, mevsimsel bir ısı kaybı değil, varlığın anlamla beslenen közlerinin sönmeye yüz tutması. Modern hayatın sunduğu o kesintisiz dijital uğultu, aslında derin bir tecridi gizleyen şık bir ambalaj. Sesin sustuğu, yani bir "öteki"nin anlamlı varlığının hissedilmediği her an, birey ontolojik bir ısı kaybına uğramakta. Bu, insanın kendi içsel derinliğinde donmaya başlaması, kendi hakikatine bir yabancı gibi bakması demek. Veri akışının hızı ruhun o ağırbaşlı derinliğini ezdiğinde, insan avuçları rüzgarla dolu, cepleri boş bir göçebeye dönüştü. Hakikatin olmadığı yerde ruh ancak üşür ve bu dondurucu sessizlikten kurtulmanın yolu, gürültüyü artırmak değil, varlığı yeniden kuracak o kadim çağrıyı, o sıcak sesi bulmaktır.
Hayat bize öğretir ki insan, ancak bir başkasının bakışında ve sesinde kendi sınırlarını fark edebilen, ancak bir diyalogla tamamlanan ilişkisel bir varlıktır. Antik felsefeden dinler tarihine kadar uzanan "Logos" yani söz doktrini, kelamın sadece bir haberleşme aracı olmadığını, aynı zamanda bir varlık mührü olduğunu söyler. Birine kavi bir çağrı ile seslenmek, onu kaosun belirsizliğinden çekip çıkarmak ve ona mevcudiyetin katı zemininde bir yer tayin etmektir. "Sen konuşursun, ben var olurum" ifadesi, bu bağlamda bir varoluş manifestosudur. İnsan ruhu, kendi sesini bir başkasının kalbinde yankılanırken duymadığı sürece kendi gerçekliğinden şüphe etmeye başlar; çünkü yankı, varlığın sürekliliğini sağlayan tek kanıttır. Yukarıdaki dizelerin o zarif tınısıyla fısıldarsak: "Sesimsin yanımda varsan / Işığımsın, sıcağımsın darda, yokta, ayazda kalırsam..."
Çoğu insan, gürültülü bir dünyada kendi sesini duyurmaya çalışırken aslında görünmezleştiğinin farkında değildir. Modern dijital mecralar, birer yankı odasına dönüşmüştür; ancak burada duyduğumuz şey bir "Öteki"nin sesi değil, kendi sesimizin bozulmuş, mekanikleşmiş ve yabancılaşmış bir versiyonudur. Birinin ismimizi telaffuz etmesi, bizi hiçliğin kıyısından çekip alan, dünyaya yeniden fırlatan bir "varlık ilanıdır." Eğer sesimiz bir başkasının yüreğine çarpıp bize geri dönmüyorsa, biz aslında yok hükmündeyiz. Kavi bir çağrı, modernitenin yarattığı o parçalı bulutlu zihni durdurur ve bireye bir nirengi noktası, bir istikamet sunar. Varlığın sesle atılan bu temeli, insanın fırtınalı dünyada sığınabileceği bir liman arayışını, yani bir "ruhsal yurt" ihtiyacını doğurur: “Orada mısın?”
Modern dünya bize sürekli olarak parıltılı, geçici ve tüketilebilir bir "mutluluk" vaat eder. Oysa bu mutluluk endüstrisi, insanın ruhsal derinliğindeki açlığı dindirmekten ziyade, o açlığı bir uyuşturucu gibi maskeler. İnsanın asıl ihtiyacı, bu uçucu histen ziyade ontolojik bir sığınaktır. Sığınak (asylum) dediğimiz yer, taştan ve tuğladan örülü bir bina değil; insanın tüm savunma zırhlarını, toplumsal maskelerini ve ağır rollerini kapının eşiğinde bırakıp "çözüldüğü" bir varlık biçimidir. Bugün bir ruhun bir başka ruhu yurt edinmesi, şiddetin ve gürültünün giremediği o kutsal alanın modern bir tezahürüdür. İnsanın yanında ısınmak istediği kişi, ona sadece fiziksel bir sıcaklık veren değil, buz tutmuş duygularını varlığıyla asude kılan kişidir.
Ruhu yurt edinmek, modernitenin dayattığı yabancılaşmaya ve ruhsal evsizliğe karşı en radikal ve en nihan direniştir. "Yanında ısınmak istiyorum" demek, "Senin varlığında kendi yurdumu, kendi hakikatimi buluyorum" itirafıdır. Çoğu insan, sahte parıltılar ve geçici hazlar peşinde koşarken asıl yuvasını, yani bir başkasının kalbindeki o sessiz sığınağını kaybeder. Oysa sığınak bulmak, dünyanın kederini süzgecinden geçirecek, o kederin zehrini alıp geriye sadece yaşanabilir bir bahar bırakacak bir "diğeri"ne duyulan müphem ama kavi bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç karşılandığında, ruh ancak o zaman "halas" bulur ve kendi menziline doğru güvenle yürür. Modernitenin uğultusu, hakikatin o ince sızısını sağırlaştırırken, bu sığınma hali bize yeniden duymayı öğretir.
Ancak bugün bu sığınak arayışının önünde devasa bir engel durmaktadır: İçinde yaşadığımız camdan hapishaneler. Her yerin şeffaf ama her yerin geçilmez olduğu bu çağda, Narkissos’un kendi yansımasına hapsolduğu o durağan göl yüzeyi, akıllı telefon ekranları formunda karşımızda durmaktadır. Her şey görünüyor ama hiçbir şey hissedilmiyor. "Buğulu cam" etkisi, insanların birbirine bakmasına ama birbirini görmemesine neden oluyor. Bakışlar birbirine değmeden kayıp giderken, hakiki bir karşılaşmanın imkanı dijital piksellerin arasında boğuluyor. Şeffaflık, sanılanın aksine, hakiki bir görmeye engeldir; çünkü mesafe arttıkça insan insana yabancılaşır, cemal kaybolur, geriye sadece soğuk birer suret kalır. Yeniden hatırlayalım insan suretiyle değil sıreiyle güzeldir. "Görmesen bile gözün olsam / Duymasan bile sözün olsam" diyebilecek kadar ötekinde erimek, bu camdan hapishanenin duvarlarını yıkacak tek güçtür.
İşte tam bu noktada "temas", sıradan bir biyolojik etkileşim olmaktan çıkıp mucizevi bir statüye yükselir. Bir dokunuşun zamanı durduran, bir selamın insanın kalabalıklar içindeki sürgününü sona erdiren gücü, coğrafyasını kaybetmiş modern insana ruhsal haritasını geri verir. Temas, modern insanın kendi narsisistik hapishanesinden çıkıp bir başkasının gözünde yaşamayı kabul etmesidir. Bu vazgeçiş bir eksilme değildir; öteki üzerinden tamamlanma, bir istihale mucizesidir. İnsan bazen bir selamla, bir bakışla yeniden doğar. En son ne zaman birinin gözlerinde kendi yurdunuzu bulduğunuzu hatırlıyor musunuz? O an, hapishanenin camlarını kıran o ilk taştır; sürgünden dönüşün ilk adımıdır.
Bu temas ve sığınma eylemi bizi sadece yan yana tutmakla kalmaz; bizi birlikte daha yükseğe uçuracak "irade kanatları" sunar. İnsan olmanın bugünkü mekaniği, durduğun yerde saymaktan çok daha fazlasını talep ediyor. Modern dünya "adımsızdır"; insanlar kilometrelerce yol kat etseler de ruhsal anlamda tek bir milim ilerleyemezler. Şehirlerin gri meydanlarında, metroların soğuk metal sesleri arasında insanlar aslında yerlerinde sayan birer gölgedir. Bu devinimsizliğe karşı gereken şey, birinin diğerine "kanat" olmasıdır. Ancak bu kanatlar, kibriyle güneşe tek başına uçmaya çalışan İkarus’un balmumundan kanatları değildir. Tek başına yükselmenin kibri, güneşin ısısına dayanamaz ve sahibini hüsranın derin sularına bırakır. Bizim ihtiyacımız olan, birlikte yükselmenin cesaretini kuşanmış, etten ve kemikten, yani hakikatten örülmüş kolektif bir iradenin kanatlarıdır.
Kanat olmak, birini sadece taşımak değil, dünyanın kederini süzgecinizden geçirip ona sadece baharı bırakmak, onunla birlikte yeni bir gökyüzü inşa etmektir. "Kuş olsam seni kanadıma alsam" dizesindeki o masumiyet, aslında modern insanın birbirine olan en kutsal borcudur. Dünyanın ontolojik soğuğuna karşı bir başkasının ruhuna yurt olmak, karanlıkta sadece yol göstermek değil, o kişinin içindeki donmuş umudu harlayacak varoluşsal bir ışık üretmektir. Gerçek özgürlük, tekil bir zirve tırmanışı değildir; bir başkasının varlığında eriyerek onunla yeni bir anlam evreni üretme iradesidir. Bir başkasının kederini süzüp baharı bulamayan her çaba, yerinde saymaya mahkumdur.
Sonuç olarak bizler, buğulu camların arkasında birer heykel gibi donup kalmak ile o camı eritecek ışığı üretmek arasında bir tercih yapmak zorundayız. Modern dünyanın dondurucu gürültüsüne karşı elimizdeki tek güç, bir diğeri için "ses" olmak, onun üşüyen ruhuna kavi bir çağrıyla "yurt" olabilmektir. Sesin sustuğu yerdeki o dondurucu soğukluk, ancak birbirimize sığındığımızda, birbirimizin kederini süzüp baharı müjdelediğimizde dağılacaktır. Çünkü nihayetinde bizler, sadece bir başkasının kanatlarına tutunarak kendi gökyüzümüze kavuşabilen, ancak bir başkasının ısısıyla canlanabilen varlıklarız. Bu bir simyadır; iki yarım ruhun birleşip tam bir ışık üretmesi, dünyanın karanlığını bir nebze olsun dağıtmasıdır.
Işığı üretmek ve baharı müjdelemek, yerleşik olduğumuz kederden kopup o büyük güvene kanat açmaktır. "Temasın cemalim, selamın en kadim / Mucizem sensin, az bırak sende biraz ısınsam" diyen dizelerin feryadı, hepimizin ortak duasıdır. Dünyanın kederini süzüp baharı bulduğumuz o an, insan olduğumuz andır. Kendi hapishanemizden çıkıp bir başkasının ruhuna iltica ettiğimizde, o dondurucu ontolojik üşüme yerini varlığın o sıcak tecellisine bırakır.
Zira insan, ancak bir başka kalbin süzgecinden geçtiğinde kederinden arınıp "insan" olur; gerisi sadece gürültüdür.