Ruh sağlığına ilişkin veriler dikkate alındığında; genellikle yetkili kişilerin, kurumların ve kuruluşların yapması gereken çok şey olduğu düşünülür; hatta bu merciler doğrudan suçlanabilir. Ancak bu suçlamaları yapmadan önce birey, aile üyesi ve vatandaş olarak kendimiz, ailemiz ve ülkemiz için neler yaptığımıza bakmamız gerekir.
Asıl önemli olan; kendimiz için yararlı, işlevsel ve kişisel değerlerimize uygun bilgi, beceri ve tutumlar kazanmak ve bunları etkin bir şekilde kullanabilmektir. Bunu başardığımızda, amaçladığımız her şey bize huzur verir. Huzur ise sevmek, çalışmak ve diğer insanlarla yapıcı bir iletişim kurabilmektir. Bu sürecin olumlu ya da olumsuz ilerlemesi bireyin seçimlerine bağlıdır. Gelin, bireyin kendisine ve topluma katkısı olmayan bir yaşam tarzının nasıl oluştuğunu üç temel faktör üzerinden ele alalım:
Her insanın kendine has düşünceleri, duyguları ve davranışları vardır. Bu unsurlar kişiden kişiye farklılık gösterir; örneğin biri herkesin iyi olduğunu düşünürken, bir diğeri kimseye güvenmeyebilir. Bu farklılıklar, çeşitli duygu ve davranışların doğmasına neden olur. İnsan; korkan, yürüyen, seven, nefret eden, umutsuzluk veya çaresizlik yaşayabilen bir varlıktır.
Ruh sağlığı açısından asıl risk, bu durumların yer, zaman ve süre dengesinin kaybolmasıyla başlar. Eğer bir insan doğru yerde, doğru zamanda ve gerektiği kadar bir duyguyu (örneğin korkuyu) yaşıyorsa, bu durum normaldir. Ancak hayatı, tehlikede olmadığınız halde sürekli bir "orman karanlığındaymış" gibi hissederek ve davranarak yaşarsanız, ruh sağlığınız bozulmaya başlar. Ruh sağlığını korumanın anahtarı, duyguları gerektiği yerde ve ölçüde yaşayabilmektir.
Bireyselleşme süreci, sorumlulukların fark edilmesiyle başlar. Eğer bir çocuğun yetişme tarzından meslek ve eş seçimine kadar tüm kararları ebeveynleri tarafından alınmışsa, o bireyin seçim yapması ve bu seçimlerin sorumluluğunu üstlenmesi beklenemez. Kendi seçimi olmayan sonuçlara katlanmak zorunda kalan birinden sorumluluk almasını istemek, "insandan uçmasını beklemek" gibidir.
Bu bağlamda insanlar üç gruba ayrılır:
Her birimiz maddi, sosyal ve psikolojik miraslara sahibiz. Maddi miras temel ihtiyaçlarımızı, sosyal miras ise toplumsal güven ve iş birliğini kapsar. Ancak en kritik olanı “Psikolojik Mirastır”. Bu mirasın tükenmesi, diğer tüm kaynakların da hızla yok olmasına yol açar. Bir ailenin çocuğuna bırakabileceği en değerli psikolojik miras; yerinde ve zamanında "erteleyebilmeyi", "vazgeçebilmeyi" ve "elinden gelenin en iyisini yapmayı" öğretmektir. Bilen, isteyen fakat yapmayan insan önce erteler, erteleme kronikleşir ve süreç vaz geçmeye dönüşür. Tabloda: yoğun suçluluk, değersizlik, yetersizlik ile yaşanan anlamsızlığa eşlik edecek olan keder ve karamsarlık depresyonun kapısında sıra bekleyenlere bir kişi daha eklenmiş olacaktır. Bilen, istemeyen ve yapmayan kişide nihilizm, anlamsızlık boşluk hissi oluşur. Bilmeyen, istemeyen fakat yapan kişi ise robotlaşır daha patolojik olanı ise kendine yabancılaşmadır. Bilmiyor, istemiyor ve yapmıyor ise yaşanan cehalet mutluluğudur, gelişimin durmasıdır. Ruh sağlığı için; bilen, isteyen ve yapan olanı başarmak gerekir ki bunu da ancak insanın kendisi başarabilir. Diğer bütün durumlarda insan yaşadığı her türlü etkileşimde amaç olmak yerine araca dönüşür. İnsanın amaç olması da araç olması da kendi seçimidir ve bunun elinde olan ve sadece kontrol edebileceği kendisi ile başarabileceği bir süreçtir.
Sonuç olarak; ruh sağlığı profilimiz genel olarak olumsuza everilmektedir. Bu tabloda mühim olan, birey olarak bizim ne yapacağımızdır. Kendimizi, sınırlarımızı ve sorumluluklarımızı tanıyalım; yerinde ve zamanında ertelemeyi, vazgeçmeyi ve gerektiğinde savaşmayı bilelim.