Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Pazar Sabahı Kaosu

Pazar Sabahı Kaosu

Şehrin üzerine çöken o tanıdık pazar sabahı uğultusuyla başlar her şey. Henüz tam açılamamış, uykusunu alamamış gözler, yatakta bir reflekse dönüşen hareketle komodindeki akıllı telefonun mavi ışığına uzanır. Dışarıdan gelen korna sesleri, yan komşunun kahve makinesinin mekanik hırıltısına karışırken, zihnin içinde sessiz bir savaş verilir: "dinlenmek" ile "hafta sonunu dolu dolu değerlendirmek" arasındaki o bitmek bilmeyen çekişme. Bu kaos, yorucu olduğu kadar canlıdır da; modern insanın zamanla, kendisiyle ve anlam arayışıyla kurduğu çelişkili ilişkinin en dürüst sahnesidir. Bu sahne, aslında içinde debelendiğimiz daha derin bir felsefi açmazı anlamak için mükemmel bir başlangıç noktası sunar.

Pazar günü, doğası gereği bir "akış" anı, zamanın katı ölçülerinden sıyrılıp anların birbiri içinde eridiği bir "süre" deneyimi olması gerekirken, giderek daha fazla mekanik ritüellerden oluşan bir proje yönetimi alanına dönüşmüştür. Hafta boyunca özlemi çekilen o kutsal boşluk, bir anda doldurulması gereken bir görevler listesine, ertelenen sorumluluklar ve kaçırılmaması gereken sosyal performanslar panayırına evrilir. Bu tanıdık sabah karmaşası, aslında yalnızca bir günün hikâyesi değildir; zamanla, hayatla ve benliğimizle kurduğumuz daha derin bir ilişkinin yüzeydeki en net yansımasıdır.

Modern insanın pazar gününü deneyimleme biçiminin altında, hayatın akışkan doğasını kontrol etme ve onu yönetilebilir bir nesneye dönüştürme arzusu yatar. Pazar gününü akıcı bir nehir gibi yaşamak yerine, onu saatlere, aktivitelere ve randevulara bölünmüş mekânsal bir çizgiye çeviririz. Saat 11:00’deki "brunch planı," öğleden sonraki "yapılacaklar listesi," akşama ayrılan "izlenecek diziler" gibi kompartımanlarla zamanı, bir harita üzerindeki koordinatlar gibi parselleyerek güvenli ve öngörülebilir hale getirmeye çalışırız. Hayatın o canlı ve yaratıcı "süresini," birbirine eklenmiş statik anlara indirgeriz.

Bu planlı ve programlı yaşama arzusu, farkında olmadan bireyi bir "otomat"a, yani canlılığın mekanik bir taklidine dönüştürür. "Dinlenme" eylemi bile içten gelen bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, sosyal medyada sergilenmesi gereken, önceden programlanmış, performansa dayalı bir role bürünür. Kitap okumak, kahve içmek, arkadaşlarla buluşmak; hepsi birer görev maddesi haline gelir. Zihnimiz, hayatın akışına ve anın getirdiği olasılıklara uyum sağlayamayacak kadar katılaşır. Bu mekanikleşme çabası, zamanı kontrol altına alma yanılsaması sunarken, aslında bizi yaşamın kendisinden, o sezgisel ve bütünsel deneyimden uzaklaştırır. Zamanı kontrol etme çabasının temelinde ise aslında daha derin bir korku yatar: belirsizliğin ve boşluğun kendisi.

Pazar sabahı kaosunu kontrol etme arzusunun ardındaki felsefi dinamikler, modern ruh halinin merkezinde yer alan derin bir kaçış mekanizmasına işaret eder. Pazar gününü katı bir şekilde planlamak, hayatın doğasında var olan kaotik ve dinamik yapıya rasyonel bir düzen dayatma çabasıdır. Bu, hayatın öngörülemezliğine, ani sapmalarına ve kontrol dışı unsurlarına karşı alınan bir savunma önlemidir. Ancak bu rasyonel kale, bireyi potansiyel gelişim ve derinlik imkânlarından mahrum bırakan, konforlu ama nihayetinde sıradanlaştıran bir öz-zorbalığa dönüşür. Hayatın sunduğu dersleri, sürprizleri ve dönüşüm fırsatlarını ıskalama pahasına, öngörülebilirliğin güvenli limanına sığınırız.

Bu bitmek bilmeyen aktivite arayışının ve planlama takıntısının temelinde, modern hayatın "boşluğundan" ve "sıkıntısından" duyulan derin bir kaçma isteği yatar. Planlanmış pazar, aslında iradenin yarattığı o dipsiz tatminsizlikten, varoluşsal can sıkıntısından anlık bir kurtulma çabasıdır. Durup sessizliğin sesini dinlemek yerine, zihnimizi sürekli bir sonraki görevle, bir sonraki sosyal etkinlikle meşgul ederek o rahatsız edici boşlukla yüzleşmekten kaçınırız. Aslında bu iki dürtü, madalyonun iki yüzüdür: Düzen dayatma çabası, tam da yüzleşmekten kaçtığımız o yapılandırılmamış boşluğu bizden uzak tutmak için ördüğümüz bir duvardır. Bu kontrol arzusu ve boşluktan kaçış, bireyi belirli davranış kalıplarına hapseder ve onu bir "pazar sabahı otomatı" haline getirerek hayatın canlılığıyla arasına mekanik bir duvar örer.

Bu mekanikleşme, pazar sabahları gözlemlenebilir ve çoğu zaman trajikomik insan tiplemeleriyle somutlaşır. Bu karakter analizleri, modern toplumsal dinamiklerin ardındaki katılığı ve esneklik yoksunluğunu anlamak için paha biçilmezdir. Bu sahnede iki ana karakter öne çıkar: "uyumlu otomat" ve "ayrılıkçı." Bir yanda, toplumun sunduğu ritüellerin ve beklentilerin esiri olmuş "uyumlu otomat" vardır. Onun için pazar, Instagram'a konulacak mükemmel avokado tostunu yakalamak, doğru kafede "check-in" yapmak ve en popüler diziyi izleyip ertesi gün üzerine konuşabilmekten ibarettir. Davranışları öngörülebilir, alışkanlıkları katıdır; toplumun içine yerleştirilmiş, direksiyonda uyuyakalmış bir vidadır adeta. Diğer yanda ise tüm bu ritüelleri abartılı bir şekilde reddederek kendini farklı konumlandıran "ayrılıkçı" karakter durur. O, popüler kafelere gitmez, teknoloji detoksu yapar, herkesin izlediği dizileri küçümser. Ne var ki, bu karşı duruş da zamanla kendi katı kurallarını ve performans ritüellerini yaratır; reddedişi, en az uyum göstereninki kadar mekanik ve esneklikten yoksundur.

Bu karakterlerin ortak noktası, hayatın akışına uyum sağlayamayan "esneklik eksikliği" ve "dalgınlıklarıdır." Önceden programlanmış zihinsel şemalarına o kadar odaklanmışlardır ki, hayatın karşılarına çıkardığı anlık engellere veya fırsatlara tepki veremezler. İşte tam da bu mekanik, öngörülebilir ve katı davranışları, onları trajikomik kılar ve bizde bir gülme isteği uyandırır. Gülme, bu noktada toplumsal bir "düzeltici eylem" işlevi görür; bu katılaşmış bireylere "Hey, kendine gel, biraz esnek ol!" demenin en zarif yoludur. Fakat bu absürt tiyatroyu izlerken insan sormadan edemiyor: Ya her şey Kierkegaard’ın anlattığı o meşhur palyaçonun hikâyesindeki gibi bir şakaysa ve biz yangını alkışlıyorsak?

Pazar sabahı kaosu, yalnızca bir günün hikâyesi değil, modern insanın hayatla kurduğu temel ilişkinin güçlü bir metaforudur. Tüm bu kontrol çabası, planlama takıntısı ve boşluktan kaçış, bizi nihayetinde şu temel soruyla karşı karşıya getirir: Biz, akıntısı hiç durmayan bir nehirde, kaskatı kesilmiş bir heykel gibi durmaya mı çalışıyoruz, yoksa akışa uyum sağlayan esnek bir varlık mıyız?

Heykel ne kadar görkemli ve sağlam görünürse görünsün, suyun o yumuşak ama kararlı akışına direndiği sürece, en sonunda o suyun gücüyle devrilmeye mahkumdur. Hayatı sürekli "zekamızla" ölçüp biçmek, onu parçalara ayırıp yönetmeye çalışmak, bu heykel gibi durmaya benzer. Oysa hayat, bir proje yönetimi değil, sürekli ve yaratıcı bir akıştır. Onu anlamanın yolu, zekanın analitik sınırlarını aşıp, onu "sezgilerimizle" hissetmekten geçer. Yaşamın bir makine değil, sürekli yaratılan canlı bir süreç olduğunu hatırlamamız gerekir.

Bu Pazar, takviminizi ve telefonunuzu bir kenara bıraktığınızda geriye ne kalıyor: hayatın o canlı akışını hissettiğiniz derin bir nefes mi, yoksa kaçmaya çalıştığınız o dayanılmaz boşluk mu?

Güncellenme Tarihi
  • 04 Ocak 2026, 00:01
Yazının Adı
Pazar Sabahı Kaosu