İki yıl kadar önce Ankaray Metrosu’nda reklam panolarının “Ölünce Beni Kim Yıkayacak?” afişleriyle dolu olduğunu görünce şaşırmıştım. Ne olduğunu anlamadan geçip gitmiştim. Birkaç gün önce Japonya’da 2024 yılının ilk altı ayında, evlerinde yalnız başına ölen kırk binden fazla insan olduğunu; bunların dört bin kadarının ise ancak bir ay sonra fark edildiğini öğrenince afalladım. Aklıma o afiş geldi. Ardından şu soru: Ölürken yanında kim olsun?
Bir yakınım, ağır hastalığının ortasında beni yanına çağırarak kulağıma şöyle demişti: “Beni yoğun bakımda bırakmalarına izin verme. Evimde, çocuklarımın arasında son nefesimi vermek istiyorum.” Bir yerde okumuştum; bir yoğun bakım hemşiresi, insanların son anlarında yanlarında sevdiklerini görmek istediklerini, onlara sevgilerini söylemeye çalıştıklarını anlatıyordu. Aynı hemşire, neredeyse hiçbirinin başarılarından, ödüllerinden ya da servetlerinden söz etmediğini de ekliyordu.
Bu sözler zihnimde yan yana durmaya başlayınca fark ettim ki bu soru duygusal değil, varoluşsal. Romantik değil, çıplak. İnsan bu soruya dürüstçe cevap verdiğinde, aslında hayatını nasıl yaşadığını da itiraf etmiş olur. Mesele ölüm değil; nasıl yaşamak istediğimizdir.
Bu düşünce beni ister istemez edebiyata götürdü. “Asıl korkunç olan ölüm değil, yanlış yaşanmış bir hayattı” der ünlü Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy. Bu cümle, ölümü değil hayatı sorgulatır insana. Neyi öncelediğimizi, kimlerle vakit geçirdiğimizi, kimlere gerçekten temas ettiğimizi… Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden birisi olan Yahya Kemal Beyatlı ise bambaşka bir yerden seslenir:
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
Ölümü bir son değil, bir ayrılış gibi anlatır. Sessiz, sakin, kaçınılmaz.
Bu iki ses arasında, insanın hayatına dair çok tanıdık bir gerçek belirir: yabancılaşma. Kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık. İlişkilerin artıp yakınlığın azalması. Aynı sofrada oturup birbirine değememek. Rol yaparak var olmak, gerçekten var olamamak.
Ölüm anı, bütün sosyal maskelerin düştüğü nadir anlardan biridir. Statü, başarı, unvan, kalabalıklar, sosyal ağlar, takipçiler, uzun akraba listeleri… Hepsi anlamını yitirir. Geriye yalnızca şu soru kalır: Yanında kimi istiyorsun?
Bu soru ölümle ilgili değildir. Aidiyetle ilgilidir. Yakınlıkla, samimiyetle, rol yapmadan var olabildiğin insanlarla ilgilidir. Çünkü insan, son nefesinde kendisini gerçekten tanıyan bir yüz görmek ister.
Tam da bu noktada Hz. Muhammed’e atfedilen şu söz bir kez daha anlam kazanır: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” Bu söz, ölümü hayatın sonu olarak değil, hayatın özeti olarak görür. Son anın bir tesadüf değil, uzun bir yaşamın birikimi olduğunu hatırlatır. İnsan, ölüm döşeğinde yanında görmek istediği kişileri o anda seçmez; onları zaten hayatı boyunca seçmiştir. Son nefeste beliren yüzler, yıllar boyunca kurulan yakınlığın, paylaşılan samimiyetin, rol yapmadan var olabilmenin doğal sonucudur. İşte tam da bu yüzden, bazı hayatlar ölüm anında büyük bir pişmanlığa dönüşür.
Tolstoy, hayatın yanlış yaşanabileceğini hatırlatır. Yahya Kemal ise sonunda herkesin bir gemiye bineceğini söyler. Geriye tek bir soru kalır: O gemiye binmeden önce, yanında kimi istiyorsun?