Modern dünya bizi sürekli "olmamız gereken" kalıplara sokmaya çalışırken, kendimize ait olmayan hayatları yaşamanın yorgunluğunu taşıyoruz. Başkalarının onayını kazanmak için taktığımız maskeler, bir süre sonra gerçek kendimizi bize unutturur hale geliyor. Oysa gelişimin en saf hali, imkansızın peşinde koşmak değil, potansiyelimizin ve mevcut varlığımızın sınırlarını kabullenmektir. İşte bu farkındalık, bizi sahte rollerin esaretinden kurtarıp huzurlu bir özgürlüğe taşır. Aşağıdaki hikâye, dışarıya yansıttığımız kibir kulelerinin altında saklanan asıl "biz" ile yüzleşmenin sarsıcı bir tablosunu sunuyor.
Olmamızın mümkün olmadığı bir kişi olmaya çalışmak yerine, ne olabileceğimizi fark etmek en büyük kişisel gelişimdir. Bu bilince eriştiğimizde, enerjimizi saklanmak, kaçmak ya da rolden role girmek için harcamak yerine; olduğumuz gibi davranarak mutlu olmayı başarabiliriz. İmkânsız bir "ben" ile çatışmak yerine, olabileceğim "ben" ile uzlaşmak, beni diğerlerinden farklı kılan en temel özelliğimdir.
Bu düşünceleri doğrulayan, eksiklerimizi görmemize ve yanlışlarımızı düzeltmemize imkân veren bir hikâyeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Hikâyeler, bizi düşündürdükleri ölçüde kıymetli kaynaklardır.
Bir gün, oldukça yetkili ve etkili ancak bir o kadar da kibirli bir adama resminin yapılması teklif edilir. Adam, büyük bir gururla bu teklifi kabul eder ve arkadaşlarıyla birlikte ünlü bir ressamın atölyesine gider. Sanatçılar, nesnelere sıradan insanlar gibi bakmaz; onlar her zaman iç dünyalarla bir hesaplaşma içindedirler. Ressam, karşısındaki adama şöyle bir bakar ve "Peki," diyerek onu bir sandalyeye oturtur.
Ressam işine dalar ancak tuvaline hiç dokunmaz, fırçayı eline bile almaz; lüzumsuz işlerle uğraşır. Gün sonunda adama dönüp, suratına bile bakmadan "Yarın gel," diyerek onu gönderir. Adam çok sinirlenir ama meraktan ve kibirden ertesi gün yine gelir. Ressam yine başka işlerle vakit öldürür, adamı bekletir. Bu durum tam bir hafta sürer.
Bir haftanın sonunda sabrı taşan ve hırsına mağlup olan adam, ayağa kalkarak ressama hakaretler yağdırmaya, el kol hareketleriyle bağırmaya başlar. Tam atölyeyi terk edecekken ressam sakince, "Lütfen, tam da olduğunuz gibi kalın!" der. Hemen fırçasını eline alır ve birkaç seri hareketle adamın resmini bitirir.
Adam çizilen resme baktığında dehşete düşer. Mutlu olmak bir yana, hiddeti katlanmıştır. Çünkü resimdeki adam, aynada gördüğü o yakışıklı ve kudretli adama hiç benzememektedir; adeta korkunç bir yaratık gibidir. Avazı çıktığı kadar bağırır: "Bu resimdeki adam ben değilim! Ben böyle biri olamam! Bu da nereden çıktı?"
Meşhur ressam Pablo Picasso şu unutulmaz cevabı verir: "Bu resimdeki adam, dışarıdan görünen 'sen' değilsin. Bu, içinde yaşattığın, sakladığın 'sen'dir. Biz ressamlar insanın dışını değil, içindeki kişinin resmini çizeriz."
Picasso’nun fırçası bize şunu hatırlatır: Dış dünyada inşa ettiğimiz makamlar, unvanlar ve takındığımız kibirli tavırlar, ruhumuzun aynası değil, sadece üzerimizdeki kabuklardır. Eğer içimizde öfke, kibir ve sahtelik büyütüyorsak, dışarıya hangi ipekleri kuşanırsak kuşanalım, hakikat bir noktada tuvale yansıyacaktır. Gerçek gelişim; dışarıdaki yansımayı süslemek değil, içimizdeki o "yaratığı" şefkatle, dürüstlükle ve farkındalıkla evriltip özümüzle barışmaktır. Unutmayın, sadece kendi gerçekliğiyle uzlaşan bir ruh, sahte rollerin yükünden kurtulup gerçek mutluluğa kanat açabilir.