Okula erişim düzeyimiz arttı; bu, çocukların okula gitme fırsatını eskisine göre daha kolay elde ettikleri anlamına gelmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında alınan önlemler ve değerler dizisindeki değişiklikler etkili olmuştur. Özellikle çocuklarını maddi imkânsızlıklar sebebiyle okula gönderemeyen aileler ve kız çocuklarının okumasına ilişkin yaygın olumsuz anlayışın değişmesi, birçok değerin kaybolmasını engellemiştir. Başka bir deyişle; dahi, üstün ve parlak zekâ düzeyine sahip olan birçok çocuk geçmişte bu kaygılara ve yanlış anlayışlara kurban edilmiştir.
Bugün, sadece ailenin değil ülkenin de bir değeri olan çocukları fark etme ve yetiştirme anlamında çok daha iyi bir yerdeyiz; fakat halen olmamız gereken noktada değiliz. Artık çocukların eğitimine ilişkin kaygıların yerini daha umutlu ve doğru anlayışlar aldı. Ancak bu süreci iyileştirmek için alınan önlemler bizi bir uçtan diğerine savurabilir. Önceden "çocuğu okula gönderme" inancı hakimken, şimdi "her ne olursa olsun okula gönderelim ve mutlaka devam etsin" anlayışı yerleşmeye başladı. Çocukların sadece okula gitmesinin yeterli olduğu düşüncesi ve bunun sağlanıyor olması, bizi hedeflediğimiz niteliğe ulaştırmadı. Okula erişim arttı fakat okul terki ve devamsızlığının en yüksek olduğu ülkeler arasındayız. Bunun nedenlerini düşünmek, gerekli önleyici ve iyileştirici çalışmaları yapmak gerekmektedir.
Okul terki ve devamsızlığının yüksek olmasının temel nedenlerinden biri, çocuğun okula başlayıncaya kadar ailede kazanması gereken gelişimsel özellikleri kazanamamış olmasıdır. Çocuk okula başlayıncaya kadar güven, bağımsızlık ve girişimcilik duyguları ile donanmış olmalıdır. Bu duyguların yerleşmesi için belirleyici olan faktörlerin başında anne-baba tutumları gelir. Özellikle aşırı koruyucu, baskıcı ve tutarsız tutumlar içinde yetişen çocukların bu özelliklere sahip olması neredeyse imkânsızdır. Bir çocuğun bu tutumlarla yetişmesi, okula veya yetişkin hayata yetersiz ve yeteneksiz olarak başlaması demektir. Çocuğun her istediğini, istediği şekliyle ve istediği sürece karşılamak; onun hiçbir gerçeklik testinden geçmemesi ve kendini sınayamaması anlamına gelir.
Diğer bir faktör ise öğrenci, öğretmen ve veli iş birliğinin henüz istenen düzeyde olmamasıdır. Bazen veliler bütün sorumluluğu okula ya da öğretmene atfederken, bazen de öğretmenler velilerden ve öğrencilerden nasıl başaracaklarını bilemedikleri beklentiler içine girebilirler. Aile; çocuğun akademik, sosyal ve psikolojik becerileri kazanması sürecinde okul ve öğretmenle iş birliği yapmak durumundadır. Fakat veli bu süreçte neyi, ne zaman ve nasıl yapacağını tam olarak bilememekte, sürece daha çok çocuk uyumsuz davranışlar gösterdiğinde dâhil olmaya çalışmaktadır. Örneğin katılım, genellikle veliye; "Velisi olduğunuz … öğrenci bugün okula gelmedi" veya "Velisi olduğunuz … öğrenci bugün iki saat derse girmedi" şeklinde bilgi mesajları gittikten sonra sağlanmaktadır.
Bugüne kadar ilgili birimlerden aileye; "Velisi bulunduğunuz … öğrenci bugün derse hiç katılmadı, ödevini paylaşmadı, neyi doğru veya eksik yaptığını öğrenmedi" vb. şeklinde, niteliğe yönelik uyarı mesajları gitti mi? Cevap muhtemelen "hayır"dır. Bu konuların veli toplantılarında konuşulduğu söylense de, bilgilendirmenin yapılma şekli veliyi okula gitmekten korkar hale getirebilmektedir.
Aile; okula gitmeyen, devamsızlık yapan ya da akademik başarısı düşük olan çocuklar için ancak iş işten geçtikten sonra acil önlem almaya başlamaktadır. Oysa bu durum bir sürecin son aşamasıdır. Çocuklar bu sona gelinceye kadar birçok aşamadan geçmiş ve davranışsal uyarıcılarla bu sonucun geleceğini belli etmiştir. Ödev yapmada isteksizlik, ders esnasındaki davranışlar, okula gitmeye karşı direnç, arkadaş ilişkileri ve öğretmen tarafından onaylanma ihtiyacı gibi birçok durum herkesin gözü önünde yaşanmıştır.
Sonucu ortadan kaldırmaya odaklanan çabalar, sonucu ortaya çıkaran nedenlere odaklansa idi sanırım tablo daha iyi olurdu. Çocuk fiziksel olarak kaçmaya çalıştığı ortamdan önce duygusal olarak kaçmaya çalışır. Duygusal kaçma, az önce ifade edilen davranışlar sonucu oluşan aidiyet duygusunun yokluğudur. Aidiyet duygusu oluşmayan bir kişide sevgi de oluşmaz; sevgi oluşmaz ise kişi "kendi" olamaz. Bunu başarmak için uğraşan çocuk, kendi gibi davranmak yerine hep başkasının kendisini görmek isteyeceği şekle bürünür. Esas benliğini gizleyip başkasının istediği rolü oynamaya başlayan çocuk, dışlanmaya mahkûmdur.
Böyle bir durumda, yani kendini gizleme ve muhtemel bir dışlanma beklentisi sonucunda en iyi yol fiziksel olarak uzaklaşmak, yani kaçmaktır. Çünkü kendi olmayan bir rolü oynamak çok yorucu ve sonu olmayan bir uğraştır. Bugün eğitim sistemi içinde çok yorgun olan birçok öğrenci ile zorlu bir uğraş olan öğrenme işini gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bu amaca ulaşmak için her şeyden önce iş birliği ve sorumluluk alarak, "iyi insan yetiştirmek" olan ortak amaca yönelik çalışmalar yapılmalı ve sonuçlara göre önlemler alınmalıdır. Temel amaç çocuğu önce kendisine, sonra ailesine, sonra ülkesine ve en nihayetinde insanlığa katkı sağlayabilecek bilgi, tutum ve beceri ile yetiştirmek olmalıdır.