Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Münevver mi Aydın mı!

Münevver mi Aydın mı!

Çağ ortaydı. Güneş doğudan doğuyordu her zamanki gibi. Batı da zifiri bir karanlıktaydı. Güneşin doğduğu yerlerde ekseriyetle aklı selim hakimdi. Kalbi selim yaşamın merkeziydi. Zevki selim ise oluşturulan medeniyetin somut yansımalarıydı. İlmin akıldan kalbe kalpten de hayata yansıdığı şehirlerin başında Buhara, Semerkant, Bağdat, Basra, İstanbul ve bütün Endülüs Müslüman beldeleri geliyordu.

Batıda kilise ışığın her yere yayılmasına karşı direniyordu. Bilim ise bu direnci kırmak için durmadan bir aydınlanma eyleminde bulunuyordu. Yerin altında ve göğün içinde ne varsa dünyanın zeminine yığıp bir yeni başlangıç yapmak istiyordu. Bunun için çok çalışıyordu.

Başlangıçta Cemil Meriç’in tabiriyle ehliyetine göre üretecek, ihtiyacına göre tüketecek bir aydınlanma çağını başlatmak istiyordu. Ancak alttan alta kiliseye yani dine -bozulmuş Hristiyanlık ve Musevilik dinine- karşı öfkeler sonra inkâra dönecek kinler büyük dalgalar şeklinde coğrafyasında yayılıyordu. Bu eğilim aynı zamanda bir zehir olarak insanlık medeniyetine zerk edilmeye başlıyordu. Dinin her türlü terakkiye mâni olduğu sadece düşünülmüyor aynı zamanda bilimin her iktidar alanı oluşturduğu ortamda hızlıca dile getiriliyor ve yayılıyordu. Bu nefret ve öfke eğilimi önlem alınmazsa insanı tahtından edecek, her türlü özerkliğini kaybeden insan esaretin en onulmazının tuzağına düşecekti. Çünkü aydınlanma aslında arzunun öncelendiği ve gerçek aklın ötelenerek kalbin karanlıklara itildiği bir iktidar vahşiliğinin potansiyelini de içinde barındırıyordu. Acil tedbir alınmazsa istikbal hazırlanırken mazi tasfiye edilecekti. Nitekim anarşisiz bir hürriyet vadeden aydınlanma mutlak istibdadı doğuracak bir iktidar alanına da boşluk açmaya başlamıştı. Soğanın katmanları gibi iç içe örülü eşyaya doğru bu yolculuk gittikçe tehlikeli bir hal almaya çoktan başlamıştı.

Salt ve soyutlanmış aklın egemenliğini her şeyden üstün tutan ve yaşamaktan coşkun bir haz alan rönesans adamı denilen aydınlar bilginin batıda yeniden doğuşuyla ciddi bir güç elde etmeye başlamıştı. Tabiri caiz ise yeni kurulan devletin cumhuriyet mi yoksa istibdat mı olduğunu zaman gösterecekti lakin adı bilgi cumhuriyeti konularak yapılacaklara en meşru zemin hazırlanacaktı.

Vakit 1478’i gösterince bu aydınlanmanın içinde karanlığı hem de zifiri karanlığı görecek birisi İngiltere’de doğuyordu: Sir Thomas More. Canterbury başpiskoposunun hizmetinde 16 yıl eğitim gördükten sonra Oxford Üniversitesinde başladığı eğitimi yarıda bırakarak Londra’ya döner ve hukuk eğitimi üzerinde ehliyet elde eder. Babasının yolundan gider. Bu çağın sonunda hayatındaki yegâne büyük etkilenen ve etkileyeni olan (1499) Erasmus’la tanışır. Parlamento’ya, Lordlar Kamarası’na “Lord Chancellor (Başyargıç)” olarak seçilir. 1529’da da “Lord High Chancellor (Baş Şansölye)” olarak atanır. Sevinemiyordu Thomas More. Makamı yükseldikçe başına gelecek belayı seziyor ve şöyle diyordu: Gerçekten onurlu olmaktan uzak, sıkıntılar ve tehlikelerle dolu bir görev sayıyorum bunu. Benden önce aynı görevi üstlenen kişinin durumundan anlaşıldığı gibi, insan ne denli yükselirse o denli kötü olur düşüşü.

Kendini kralın vicdanının bekçisi görmeyerek hakikatin temsilcisi saymış ve mevcut duruma karşı olan huzursuzluğunu ve eleştirilerini dünyanın en çok okunacak kitaplarından birisi olan aynı zamanda başının da vurulmasına sebep olan Ütopya’yı 1516 yılında yazarak bu elim akıbetini hazırlamıştı.

Thomas More’un dışında iki dünya vardı. Biri canhıraşane bir uğraşla kilisenin de gücünü arkasına alıp bütün Hristiyan dünyasını yöneterek büyük bir iktidar alanı oluşturmak istiyordu. Diğeri ise kilisenin varlığını yok sayarak ve hayatta etkisini neredeyse hiçliğe indirerek bir aydınlanmanın gerçekleşmesine çalışıyordu. Bu iki iktidar alanı her iki tarafı keskinleştirmiş bir bıçak gibi batı coğrafyasında yol alırken Thomas More bunların arasında durmaya çalışıyordu. Bir taraftan kiliselerin kısacası Hazreti İsa’nın kiliselerinin her türlü yanlış ve sapık görüşlerinden arınarak Tek Tanrı’nın bayrağı altında birleşmesini arzularken dindarlığını diğer taraftan da aydınlanmanın ortaya koyduğu bilgiden insanının en azami derece faydalanmasını ortaya koyuyorken de ilme olan hayranlığını dile getiriyor ve bunu Ütopya’da örgütlü yapılanmanın şartları olarak kurgu bağlamında anlatıyordu. Hatta ölüme giderken bile dindarlığından vazgeçmeyerek bütün aydınlanmanın ve çarpık iktidarın yüzüne Krala hizmet eden, ama kraldan önce Tanrı’ya hizmet eden bir insan olarak ölüyorum duruşunu tokat gibi çarpar.

Aydınlanma çağının münevveri olan Thomas More yaşamı boyunca dinini hep canlı tuttu ve Katolikliğini hayatın sarsılmaz bir gerçekliği olarak yaşadı. Özgürlüğünü hem koyu dindarlıkta hem de çağın bütün ilmi gelişmelerini hayatına uygulamakta buldu. Ne meteliksiz dalkavuklar gibi iktidarın arkasından koştu ne de akılsız yobazlar gibi putların peşinden gitti. Orta çağdan sonra açılan bu iki arkta batı medeniyeti yolculuk yaparak bir ikiliğin içinde bugüne kadar geldi.

Bu ikilik ne yazık ki Tanzimat ile bizde tekliğe düştü. Yani batıya yüzünü dönenlerimiz aydınlanmayı bilim adı altında batının arsızlığını ve aymazlığını alarak hem dinimize hem de medeniyetimize yüz çevirdiler. Tahrif edilmiş batılı inançlarda debelenirken sapasağlam günümüze kadar gelmiş İslam kaynaklarına dönüp bakmayı dahi akıllarına getirmediler. Veyahut işlerine gelmedi. Çünkü arzunun denetlenemez bataklığına onlar da saplanıp kaldılar. Her batıya dönüşleri bir hayal kırıklığı ve her bizden kaçışları bir ahlar yığını gibi olsa da bunu hiç dillendirmek istemediler.

Aydın karanlıklar dediğimiz batı mürekkebi yalayan despotik okumuşlarımızın kahır ekseriyeti bir okumamışın irfanını çoğu zaman gösteremedi. Haklarına karşı keskin feraset ve gönülden muhabbet sahibi olmadıkları için sürekli nal topladılar. Ama o nalın atın ayağına bir ayakkabı olması için hiçbir zaman mıh olamadılar. Çünkü mıh ayağın içinde nalın her yerinde ve atın bütün faaliyetlerinin en zemininde olan ayakların altında olarak varlığını gösterirdi. Bizim karanlık aydınlarımız ise sadece atın üzerine binip gemi ellerine alıp yol almaya çalıştılar. Mamafih ne yazık ki onu da başaramadılar. Sadece en iyi yaptıkları şey hep yargılamak oldu halklarını.

Batı zehrini çoktan akıtmıştı aydınlarımızın içine. “Çıktığın yumurtanın kabuğunu beğenme. Teşbihte hata olmasın it gibi ol. Yani gölgelendiğin gölgenin sürekli senin olduğunu anlat. Halkın göbeğini kaşısın sen ortalığı karıştır. Sen elitsin hem de batılı bir elit. Kendini tanımayan ama bizi bizden iyi tanıyıp değerlerimizi yaşayan gerçek aydınsın sen. Senin camide ve tekkede hele secdede hiç işin olmaz. Bak biz görünüşte kilisedeyiz o da sadece pazar günleri en fazla bir saat. Ama bütün vaktimiz Publarda ve meyhanelerin en canlı ortamlarında geçiyor. Sen bizim gibi gerçek aydın ol. Sakın o cahil halkın gittiği yerlere gitme.

Hem baksana sen ne güzel kolej ve batılı eğitim kurumlarında okumuşsun. Hatta onlarla yetinmeyip gerisini tamamlamak için ta kalkıp yüzler veya binlerce kilometre ötelere gelip bizi yerimizde tanıyıp bizden olmuşsun be senyör bay elitist Don Juan.

Bak ne güzel kitaplar da yazıyorsun bu halinle. Ve ne güzel ekran yüzleri oluşturup konferanslar veriyorsun. Seni dinleyenler hayran kalıyor sana. Bilesin ki bu tamamen bizim aydın eserimiz. Halkın sana ne kadar karanlık derse de aldırma onlara. Onlar cahil ve kerametleri kendilerinden menkul olan güruhlardır. Ya sen ya sen! Giyinişin ayrı bir elit, duruşun ayrı bir elit, oturuşun ve kalkışın ayrı bir elit konuşman ve edan ayrı bir elit. Hele arkadaşların, yaşadığın semtin, gittiğin mekanlar ve seni rol model alanlar hepsi ayrı birer elit ve aydın. Ya hobilerine ve seni seçkin yapan o kültürel ve sanatsal etkinliklerine, bir İngiliz asilzadesi aksamında konuştuğun yabancı dile ne demeli! İnsan sana bakınca nasıl bir aydınlanıyor bir bilsen hayret edersin. O sana karanlık aydın diyenler utansın ve hayıflansın senden faydalanamadıkları için. Asıl onlar kaybediyor.”

Rasim amca yine söylene söylene camiden çıkmış eve doğru gidiyordu. Bu aydınlarımız sadece ölünce mi gelecekler diyerek uzaklaştı oradan vesselam…

Güncellenme Tarihi
  • 26 Nisan 2026, 00:26
Yazının Adı
Münevver mi Aydın mı!