Çocukluk kozamızı insan ve mekân dokur zaman sergiler.
İnsan sadece canlı olmadığı gibi mekân da koruma kalkanı değil zaman da sayaç.
Galiba insanı ve zamanı kalıcı kılan mekândır. Çünkü insan ve zaman mekâna dayanır. Mekân da insanı ve zamanı ötelere taşır.
Hayal edelim evlerimizi ve orada biriktirdiğimiz hatıraları.
Evlerimiz inşa edilirken bir de zihniyet inşa edilirdi. Özne insan, geriye kalanlar emrindeki nesnelerdi. Mesela gelir seviyesine bakmadan inşa edilen her evin ortak bir mimarisi ve kutsal bir ruhu vardı.
İster köyde ister şehirde olsun her evin inşasında öncelikle evlerin yönü düşünülürdü. Pencerelerin kıbleye doğru olmasına ve komşuları görmesine itina ile dikkat edilirdi. Yönü kıble olan evin akıbeti de cennet olurdu. Bu evlerin içinde mutlaka namaz kılınır, Allah zikredilir, Resulullah yad edilirdi.
Güneye çevrilenlerde sembol mekân Kabe’nin hürmetine evlerin içindeki nimetler helal olur eylemler hayalı olur rızıklar da bereketli olurdu. Her halimizin ruhunda ortak lisanımız kanaat, muavenet, merhamet, muhabbet ve adalet olurdu.
Köy ve şehirlerimizde evin ana planı özellikle bu ruh üzerine oturtulurdu.
Sonra her evin odasında mutlaka cumbaya benzer bir yapı inşa edilirdi. Her oda umumiyetle iki pencereli olurdu. Her pencerenin önünde -köydeki evlerde dahil- pencerelerin içinde seki adıyla bir cumba inşa edilirdi. İmkânı olanlar cumbayı binanın çıkıntısı olarak inşa ederlerdi. O toprak, kerpiç, taş ve ahşap evlerde oda camlarının önünde inşa edilen seki iki kişilik olurdu. İki sevgili kişinin oturacağı bir iç mekândı burası. İki minder ile iki yastığın yerleşeceği; bir kül tablası ile iki çay bardağının yer alacağı; bir de rahat bağdaş kurulabilecek konuşma köşesiydi burası. Neredeyse her evdeki odanın her penceresinin önüne bu candan ve canandan bir hoş seda temennalarının olduğu bu mekan olurdu.
Ve bu pencerelerin tam 90 derecelik köşelerine bir insan boyunun üstünde tahtadan bir raf yapılırdı. Ve o rafın üstüne çok önceleri Muhammedîyeler, Mevlitler ve Safahat yerleştirilirdi. Onların biraz üzerine duvarların her iki köşelerine çiviler çakılarak en güzel kanaviçelerden en hoş desenli gelin çeyizlerinden hazırlanmış kılıfların içine konulan Kur’an-ı Kerimler asılırdı. Her cuma akşamı Kur’an’lar indirilir Yasinler, Fatihalar ve aminler bütün ölülerin ruhlarına okunurdu. O köşe rafın hemen yanına yapraklı duvar takvimi asılırdı ve günlük bilgilendirilme oradan yapılırdı. Onun da yanı başında çoğunlukla Şahmeran resimli haliceler duvara asılırdı. Tabi ki akşamı aydınlatan gazlı duvar lambalarını asla unutmamak gerekir ki oradan çıkan ışık dillerden dökülen sohbetlerin nuru olurdu sanki. Bilhassa kışları bütün bunları tamamlayan sobanın sıcaklığı ortamı cenneti bir sıcaklığa dönüştürür evin her bir ferdi yapılan sohbetlerden dilhuş olurdu. Zamanla köşedeki rafta kitapların yanına radyolar yerleştirildi. Ama sınırını bilirdi radyo ve ne zaman faaliyete geçeceğini ev sahibi tayin ederdi. Zamanla günün ajans saatini ve arkası yarını kaptıysa da herkesten radyo, yine de çoğu zaman aile fertlerinindi ve konuşmak ne güzel bir şeydi o zaman evlerimizde. Hatta evlerimiz o kadar sadeydi ki odalarımızda yer minderleri, halılar, duvar içinde yataklar ve hemen iki pencerenin karşı cephesindeki duvar oyularak yapılan duvar içi dolaplar vardı. Evin ihtiyaçları veya gündelik ihtiyaçlar veyahut ev halkının isteğine göre içi teşrif edilirdi burasının.
Çoğunuzun olduğu gibi benim de çocukluğum köyde ve şehirde hep böyle bir evde geçti. Çocukluk kozam bu evdeki sekiler üstünde oturan dedemin ve ninemin sonra annemin ve babamın o hayranlıkla dinlediğim ve izlediğim hafızamı tamamen inşa eden o güzel konuşmaları ile dokundu.
Evimizde dedemle ninem sabah kahvaltısından sonra rahmetlik anacığım tarafından hemen hazırlanan odanın bilhassa dış mekâna hakim olan penceresindeki sekide minderlerine kurulurlardı. Köye veya mahalleye hakim konumda olan penceredeki sekiye yerleşen dedem önce tütün tabakasını çıkarır ve sardığı ilk cigarayı nineme ikram ederdi. Ninem de bir elinde tespihini çeker diğer elinde ise cebinden çıkardığı muhtar çakmağıyla sigarasını yakarak dedemle konuşmaya başlardı. Bu konuşmalar saatlerce sürer ya bir misafir geldiği için konuşma kesilirdi ya da ihtiyaçları olduğu için susarlardı. Çocuk aklımla onları bir taraftan hayran hayran dinlerdim diğer taraftan da bu kadar konuşacak neleri var diye merak edip dururdum. Bir işler yapıyormuş gibi yanlarında oyalanıp onları seyrederdim bir de acaba yiyecekleri şeyden ben de istifade edebilir miyim diye odalarını terk etmezdim.
Dedem ve ninemin ben hatırladığım bütün o yılları hep öyle geçti. Onlar konuştu biz dinledik bazen de hepimiz beraber konuştuk beraber dinledik. Az zaman okuduk başkaları dinledi veya başkaları okudu biz dinledik. Ama evde olduğumuzu hiç unutmadık ve evimize hiç yabancılaşmadık. Bu güzel hatıralarla dedemi ve ninemi fiziğin öte tarafına yolculadık.
Biliyor musunuz ne olduğunu tabi ki nerden bileceksiniz! Penceremizin önündeki seki uzun süre boş kalmadı. Babamla annem hemen devraldılar oradaki mirası. Babam dedemin rolündeydi hem de çok daha aşırı bir sigara tiryakisi olarak ama annem değil. Sanki bazı durumlarda roller değişmişti. Ninemin aksine annem hiç sigara içmez hatta içilmesinden dahi hazzetmezdi. Ama bu halini çok belli etmezdi. Babam çok konuşmazdı aynen ninem gibi annemse o kadar çok güzel konuşurdu ki herkes ona hayrandı. Hele bir hikâye anlatışı vardı ki saatlerce dinlerdik onu bilhassa uzun kış geceleri sıcak soba başında. Bu defa sabah kahvaltısından sonra ablalarım veya yengelerim hemen hazırlarlardı odayı bilhassa sekiyi. Ve babam gitmeseydi çarşıya annemle kurulurlardı sekideki minderlerin üzerine. Başlarlardı tatlı tatlı muhabbet etmeye. Ve biz de hayattan yaş aldıkça katılırdık onların sohbetine evlerimiz de dönerdi cennet bahçelerinden bir bahçeye. Bu divan veya seki konuşmalarında annemizin bizimle olan konuşmalarının şekli hiç değişmezdi. Lakin babamızın hiç öyle olmayıverirdi. Hele yapılması gerekenler yapılmamışsa babamız sessizlik orucuna niyet ederdi. İş bitince de hemen iftar ederdi.
Radyo hiç bu muhabbetlerimizi engelleyemedi lakin televizyon yavaş yavaş ağzımıza gem vurmayı başarıverdi. Bütün bu dış müdahalelere rağmen hâlâ hayatımın en güzel yıllarıdır o pencere önündeki sohbetler.
Yıllar sonra annem ve babam da ayrıldı aramızdan. Ayrılmadan bu hali evimde yaşatmalıyım diye mekanımızın içini öyle tasarlamıştım hayat arkadaşımla evim inşa edildiği zaman.
Uzun zaman geçti bir türlü oturamadık o pencere önündeki sekiye eşimle. Hayallerimi ve hatıralarımı daima canlı tutan o sohbeti bir türlü gerçekleştiremedik pencere önünde.
Biz konuşamıyorsak çocuklarımız nasıl konuşabilir ki böyle bir zeminde. Konuşamadığımız çocuklarımızı kendi ellerimizle atıyoruz yalnızlık dehlizine.
Hele bir de şu telefonlara bağımlıysak sormayın hali pürmelalimizi! İyi yaşamak konuşmadan gerçekleşmeyen bir şey değildir belli.