Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

Kafeste Performans

Kafeste Performans

Haftada üçüncü kez yapılan o meşhur akreditasyon toplantıdasınız (Şu kimsenin gerçekten inanmadığı ama herkesin mecburen içine girdiği bir tiyatro düzenine benzeyen yeni iş yükü: kimse bu formların, tabloların ve “çıktı”ların eğitimi gerçekten iyileştirdiğine inanmaz ama herkes rolünü kusursuz oynamak zorundadır. Herkes sistemin içten içe anlamsız olduğunu bilir, fakat gemiyi terk edenin kariyerden düşeceğini de bildiği için, batmakta olan düzende inanmadan alkış tutmaya devam eder). Odanın havası, bayat kahve ve hafif bir çaresizlik kokusuyla ağırlaşmış. Ekranda, kimsenin tam olarak ne anlama geldiğini bilmediği ama herkesin anlıyormuş gibi başını salladığı grafiklerle dolu bir sunum akıyor. Sırayla herkes söz alıyor; bu hafta yaptıkları "muazzam" ilerlemeleri, karşılaştıkları "zorlu" engelleri ve bu engelleri aşmak için geliştirdikleri "stratejik" planları anlatıyor. Herkes çok meşgul, herkes çok çalışıyor, herkes durmaksızın "değer katıyor".

Ancak odadaki kimsenin dile getirmediği o tuhaf gerçeği herkes iliklerinde hissediyor: Gerçekte yapılan iş, bu toplantıda yapılan sunumun yanında bir hiç kalıyor. Asıl mesele bir proje bitirmek ya da bir sorunu çözmek değil. Asıl mesele, sürekli olarak meşgul, üretken ve vazgeçilmez görünmek. Her bir çalışan, "İlerleme Raporu" adlı tek kişilik tiyatro oyununu sahneliyor ve alkışı, yani bir sonraki çeyrekte işini kaybetmeyecek olmanın o anlık rahatlamasını bekliyor. Bu sahne, modern iş hayatının trajikomik bir özeti: Hepimiz bir performans sergiliyoruz ve umuyoruz ki birileri bu performansı satın alır.

Bu anlamsız toplantılar ve bitmek bilmeyen performans anksiyetesi, birkaç yöneticinin kötü bir alışkanlığından ibaret değil. Bunlar, hepimizin içinde yaşadığı, nefes alıp verdiği ve farkında bile olmadan kurallarına uyduğu devasa bir "işletim sisteminin" küçük belirtileri. Bu sistemin adı neoliberalizm ve o toplantı odası, onun en kutsal mabetlerinden sadece biri.

Toplantıdaki o bitmek bilmeyen sunum yapma ve kendini kanıtlama baskısı, filozof Mark Fisher’ın "denetim kültürü" dediği şeyin ta kendisidir. Bu kültürde önemli olan, bir işin ne kadar kaliteli veya faydalı olduğu değil, ne kadar ölçülebilir olduğudur. Gerçek değerin yerini performans göstergeleri, metrikler ve ilerleme tabloları almıştır. Bu yüzden, haftalarca gerçekten faydalı bir iş yapmak yerine, o işi yapıyormuş gibi görünen ve bolca veri içeren bir sunum hazırlamak daha kârlı hale gelir. Patronunuzun/amirinizin görmek istediği şey, karmaşık bir sorunun çözümü değil, o çözüm sürecini anlatan parlak bir rapordur. "İş yapmak" yerine "iş yapıyor gibi görünmek", sistemin ödüllendirdiği asıl yetenek haline gelmiştir.

Bu işletim sisteminin temel ilkesi ise kulağa oldukça güçlendirici gelen bir satış konuşmasıyla sunulur: Artık hepimiz kendi hayatlarımızın girişimcileriyiz. Başarılarımızdan da başarısızlıklarımızdan da sorumlu olan tek kişi kendimiziz. Bir zamanlar toplumsal refahı sağlamakla görevli görülen devletin, neoliberalizmle bir gecede nasıl baş düşman ilan edildiğini ve bu fikrin nasıl bir kişisel gelişim sloganına dönüştüğünü hatırlamakta fayda var. Ronald Reagan'ın o meşhur sözü, "Devlet sorunun çözümü değil, kendisidir," hepimiz için kişisel bir mantraya evrildi. Sistem, kolektif bir devrimin enerjisini emip onu bireysel bir girişimcilik yarışına dönüştürerek tarihin en parlak pazarlama hamlelerinden birini yaptı: "Barikatları boş verin, kendi kişisel markanızı inşa edin!" Ve bu vaat, ofis duvarlarını aşıp hayatımızın en mahrem köşelerine sızmakta gecikmedi.

Neoliberal mantığın en büyük zaferi, kendini sadece ekonomik bir teori olarak sınırlamamasıdır. Asıl başarısı, en kişisel ve insani alanlarımızı, yani ilişkilerimizi bile birer piyasa işlemi gibi görmemizi sağlamasıdır. Rekabet ve bireysel optimizasyon mantığı, ilişki ve arkadaşlık dünyasına sızdığında, insanlar birer "insan sermayesi" haline gelir. Artık arkadaşlarımız yok, "sosyal sermaye" portföyümüz var. Bir kahve içmek değil, network sinerjisi yaratmak için buluşuyoruz. Her ilişki, narsist kişisel holdingimizin bilançosuna ya "değer" katmalı ya da tasfiye edilmeli. "Kaybedenlerle takılma, seni de aşağı çekerler" gibi klişeler, aslında altında derin bir ekonomik mantık barındırır: Zamanın ve enerjin kıt bir kaynaktır ve bunu sana "getirisi" olmayacak kişilere harcayamazsın. Bu bakış açısı, insanları birbirine bağlayan empati ve dayanışma gibi değerleri aşındırır, bizi kaçınılmaz olarak daha yalnız ve daha hesapçı yapar. Peki, bu bitmek bilmeyen optimizasyon yarışının ruhumuza çıkardığı fatura nedir?

Toplumsal bir sorunu bireysel bir patolojiye dönüştürmek, sistemin kendini sorgulanmaktan kurtarmak için kullandığı en zekice yöntemdir. Yazının başındaki o toplantıda hissettiğimiz, "yeterli miyim?" anksiyetesi, sistemin bizi zehirlediği ve sonra panzehiri yine bize sattığı o kısır döngünün ilk belirtisidir. Mark Fisher’ın "depresyonun özelleştirilmesi" tezi tam olarak bunu anlatır. Bugün kendini kötü hisseden, geleceğe dair umudunu yitirmiş birine çevresinin, hatta profesyonellerin söylediği ilk şey şudur: "Bu senin sorunun. Beynindeki kimyasallar dengesizleşmiş. Daha çok çabalamalısın. İlacını al ve o koltuktan kalk." Bu yaklaşım, kişinin yaşadığı ruhsal çöküntünün, güvencesiz iş koşulları, ezici rekabet veya anlamlı bir gelecek tasavvur edememesiyle bir ilgisi olabileceği ihtimalini en başından reddeder. Sorun asla sistemde değildir; sorun her zaman senin "bozuk" beynindedir. Böylece, potansiyel bir politik öfke, sessizce yönetilmesi gereken özel bir sağlık sorununa indirgenir. Bu durum bizi şu kaçınılmaz soruyla baş başa bırakıyor: Eğer bu sistem tarihin gördüğü en iyisiyse, neden bu kadar çok genç hasta, yorgun ve kaygılı? Cevap, sürekli arızalanan parçalarını suçlayan ama kendi tasarım hatasını asla kabul etmeyen bozuk bir makinenin mantığında gizlidir. Bireysel psikolojik çöküş, aslında daha büyük bir siyasi ve kolektif hayal gücü krizinin en acı verici yansımasıdır.

Bireysel kaygı, rekabet ve özelleştirilmiş depresyon, en nihayetinde kolektif bir hayal gücü felcine yol açar. Bu felç hali, mevcut düzeni koruyan görünmez bir kalkan işlevi görür. Bir zamanlar entelektüel bir aforizma olan "Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır" cümlesi, artık çağımızın temel ruh halidir. Sürekli krizler, her şeyin bir yeniden çevrimi olduğu kültürel tekrarlar ve geleceğin belirsizliği altında, alternatif bir gelecek tasavvur etme yetimizi kaybettik. Zaman artık ileriye doğru akmıyor gibi; her yıl bir öncekinin soluk bir kopyası gibi hissediliyor. Mark Fisher bu durumu "Kapitalist Gerçekçilik" olarak adlandırır. Bu, birilerinin gizlice yönettiği bir komplo değil, neoliberal bireyciliğin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir "psişik altyapıdır". Bu altyapı, insanların bir araya gelip dayanışma kurmasını, ortak sorunlarına ortak çözümler hayal etmesini engeller. Sistemin en büyük başarısı, kendisine bir alternatifin düşünülemez hale gelmesidir.

Yazının başındaki o toplantı odasına geri dönelim. Bütün o parlak sunumlar, o bitmek bilmeyen kendini geliştirme çabası, o sürekli "değer katma" ve rekabette öne geçme telaşı... Bütün bunlar nihayetinde neye hizmet ediyor? O odadaki performans anksiyetesi, bir kişinin flört uygulamasında profilini optimize etme çabasıyla aynı mantıktan besleniyor; ikisi de insanı yalnızlaştıran ve sonunda çöküşümüzü kendi kişisel başarısızlığımız olarak etiketleyen bir sistemin parçaları.

Belki de asıl trajedi, bu sistemin içinde başarısız olmamız değil, tam aksine onun kurallarına göre oynamakta fazlasıyla başarılı olmamızdır. Belki de sorun, bu anlamsız performans yarışında birinci gelmek için o kadar çok çabalıyoruz ki, aslında hepimizin aynı kafesin içinde, aynı çarkı döndürdüğünü fark edemiyoruz.

Ve belki de en büyük tehlike, kafesimizi o kadar konforlu ve verimli bir şekilde dekore etmemizdir ki, artık onun bir kafes olduğunu bile unutmamızdır.

Bizi gülümseten, sonra huzursuz eden, en sonunda kendimizle yüzleştiren o soru da tam burada yatıyor: Biz, sürekli olarak başkalarının "değerini" ölçerek ve kendi bireysel pazarlama stratejimizi mükemmelleştirerek, aslında bir hayaletin peşinde koştuğumuzu ne zaman fark edeceğiz? Ve bu koşuşturma bittiğinde, elimizde 1970 model bir Hacı Murat’ın acı fren sesi gibi titreşen bir boşluktan başka ne kalacak?

Sahi, o halde sormak gerek: Bu sistem gerçekten elimizdeki "en iyi" seçenekse, neden bunca genç insan hasta? Neden on binlerce insan akıl sağlığı sorunlarıyla boğuşuyor? Bu sadece motivasyon eksikliği mi? Yoksa koltuğun altındaki o canavar, yani sistemin kendisi mi temelde yanlış kurulmuş?

Güncellenme Tarihi
  • 07 Aralık 2025, 11:27
Yazının Adı
Kafeste Performans