Kulaklarımız işitmeye hazırsa bizi bilgelikle dolduracak ağız gelecektir.
Modern bilincin labirentlerinde yankılanan tükenmişlik ve yönsüzlük fısıltıları, psikolojik bir arızanın değil, dilin kendisinde saklı bir gramer hatasının belirtileridir. Bu, ruhun değil, yorumun krizidir. Farkında olmadan, gündelik hayatımızı üzerine inşa ettiğimiz temel metaforlar, bizi görünmez duvarları olan epistemolojik kafeslere hapsetmektedir. Hayatı bir "savaş", başarıyı bir "tırmanış", sorumluluğu ise bir "yük" olarak okuduğumuzda, bu dilin grameri kaçınılmaz olarak kaderimizi de yazar.
Bu haftaki yazımın amacı, hazır çözümler sunmak veya yeni, parlak metaforlar icat etmek değil. Aksine, Eski Mısır'ın kadim bilgeliğini ve Hermetik felsefeyi bir "hermeneutik anahtar" olarak kullanarak, bizi yöneten bu kör metaforları az biraz deşifre etmek ve modern ruha bir ayna tutmaktır. Bu, bizi kendi hayatımızı yeniden okumaya ve onu anlattığımız hikâyeyi sorgulamaya davet eden geç kalmış düşünsel bir yolculuk olabilir.
Metaforun Kader Olduğu Yer
Metaforlar, şairlerin kullandığı masum edebi süsler değil. Susan Sontag'ın da işaret ettiği gibi, onlar gerçekliği algılama, yapılandırma ve deneyimleme biçimimizi belirleyen temel mitolojiler. Dilin derinliklerine kök salmış bu benzetmeler, zamanla sorgulanmayan inançlara, görünmez ideolojilere dönüşür ve hayatlarımızı biz farkında olmadan şekillendirir. Bu yazımda, metaforların nasıl zihinsel hapishaneler inşa ettiğini ve bedelini bize nasıl ödettiğini örneklendirmeye çalışacağım.
Sontag'ın "hastalık metaforları" üzerine yaptığı sarsıcı analiz, bu dinamiği en çıplak haliyle ortaya koyar. 19. yüzyılda tüberküloz, adeta "romantik" bir damga taşıyordu; hassas, yaratıcı ve sanatçı ruhların hastalığı olarak görülüyordu. Bu mitoloji, acı çeken bedeni yüceltirken, hastayı pasif bir kurban konumuna indirgiyordu. Modern çağda ise şeytanlaştırılmış kanser, bambaşka bir metaforla çerçevelendi: şeytanla bir savaş. Kanserli beden, "işgal edilmiş" bir toprak; tedavi, bir "savaş ilanı"; hasta ise bu savaşı kazanmak ya da kaybetmekle yükümlü bir "savaşçı" oldu.
Bu "savaş" metaforu, iyi niyetli görünse de acımasız sonuçlar doğurmakta. Öncelikle, hastaları Sontag'ın deyişiyle iki ayrı krallığa böler: Sağlamlar Krallığı ve Hastalar Krallığı. Hasta, artık "öteki"dir ve sağlıklıların dünyasından sürgün edilmiştir. Daha da kötüsü, bu metafor hastaya ağır bir suçluluk yükler. Eğer tedavi başarısız olursa, kişi sadece hastalığa yenik düşmez, aynı zamanda "savaşını kaybetmiş" bir başarısız olur. Sanki yeterince "savaşmamış", yeterince "pozitif" olamamıştır. Bu dil, hastalığın getirdiği fiziksel acıya bir de varoluşsal bir utanç ve yetersizlik yükü ekler.
Sontag'ın bu analizi, modern yaşamın diğer alanlarına da kusursuz bir şekilde uygulanabilir. Hayatı bir "hayat mücadelesi", kariyeri bitmek bilmeyen bir "yarış", başarıyı ise tırmanılması gereken bir "zirve" olarak kodlayan metaforlar, bizi nasıl bir varoluşa mahkûm ediyor? Bu dil, bizi sürekli diken üstünde tutan bir performans anksiyetesi, acımasız bir rekabet ve "düşme" korkusuyla beslenen bir değersizlik hissi yaratır. Sürekli "savaşan", "tırmanan" veya "yarışan" özneler olmaya zorlanırız. Dinlenmek tembellik, durmak gerilemek, başarısızlık ise yok olmakla eşdeğer hale gelir. Bu metaforların bizden talep ettiği varoluşsal bedel, tükenmiş bir ruhtan ve parçalanmış bir iç dünyadan başka nedir?
Sontag’ın dilsel patolojilerimize yaptığı bu parlak otopsi, semptomları ortaya koyar. Ancak nedeni teşhis etmek için, gerçekliğin daha kadim bir gramerine dönmeliyiz: “savaş” ve “yarış” metaforlarımızın bu denli şiddetle karşı çıktığı kozmik ritimleri betimleyen hermetik ilkelere.
Evrenin Dilini Okumak
Modern aklın parçalara ayırdığı ve anlamını yitirdiği bir dünyada, kadim bilgelik nostaljik bir kaçış değil, kayıp bir pusula işlevi görebilir. Kybalion'da özetlenen Hermetik öğretiler, tam da böyle bir anahtar sunmakta. Bu öğretiler, gizemli bir büyücülük sistemi değil, gerçekliğin temel işleyiş prensiplerini ortaya koyan evrensel bir "gramer" gibidir. Modern insanın kaybettiği o bütüncül bakış açısını yeniden kazanmak, evrenle ve kendimizle daha ahenkli bir ilişki kurmak için bu grameri anlamak kritik bir öneme sahip. Kybalion şöyle der: "Yedi Hakikat Prensibi vardır; her kim ki bunu bilip anlar, sihirli dokunuşu Tapınak Kapıları’nı sonuna kadar açan Büyülü Anahtar’a sahiptir."
Hermetik öğretinin bu yedi prensibi, insan hayatını yöneten görünmez mimariyi tek bir bütün olarak açıklar: Mesela evren zihinseldir der; yani gerçeklik, düşündüğümüzden çok daha fazla zihnin ürünüdür ve bu idrak, insanı edilgen bir varlık olmaktan çıkarıp kendi iç evreninin ustası haline getirir. Yukarı ile aşağı, iç ile dış, birey ile kozmos arasında kesintisiz bir tekabül vardır der; yani bu yüzden insan kendi ruhunu anlamadan dünyayı, dünyayı anlamadan kendini kavrayamaz. Hiçbir şey durağan değildir der; madde, duygu, düşünce ve kader farklı hızlarda titreşen aynı varlığın görünümleridir. Zıtlıklar mutlak düşmanlar değil, aynı eksenin uçlarıdır; nefret sevgiye, karanlık aydınlığa dönüştürülebilir ve bu dönüşüm zihinsel simyanın özüdür. Hayat ritimlidir der; yükselişler ve düşüşler kaçınılmazdır fakat bilgelik, sarkacın savurduğu bir nesne olmak yerine merkezde durabilmeyi öğretir. Tesadüf yoktur; her yaşanan, bilinen ya da bilinmeyen bir sebebin sonucudur ve insan ya zincirin halkası olur ya da onu hareket ettiren el. Son olarak, varoluşun her düzleminde eril ve dişil ilkeler birlikte çalışır der: irade ve yaratım, yön ve doğum, düşünce ve sezgi. Bu yedi yasa birlikte okunduğunda, hayatın kaotik değil okunabilir, acımasız değil anlamlı, rastgele değil derin bir düzen tarafından örüldüğü görülür-ve insanın asli görevi, bu düzeni dışarıda değil, önce kendi zihninde çözmektir.
Hermetik felsefenin temel prensiplerini, modern insanın ruhuna tercüme ederek yeniden okuyalım. Bu ilkeler, akademik bir liste değil, birer yaşam pusulasıdır:
Bu ilkeler bize şunu fısıldar: Işık ve karanlık, başarı ve başarısızlık, yaşam ve ölüm birbirinin düşmanı değil, aynı gerçeğin iki farklı ucudur. Tıpkı sıcak ve soğuğun, aslında tek bir olgunun (ısı) farklı dereceleri olması gibi, hayatın zıt gibi görünen deneyimleri de aynı bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bu, Eski Mısır’ın kozmik denge ve hakikat anlamına gelen Maat kavramının özüdür. Maat’ın düzeni, her iki kutbun varlığını gerektirir. Modern insanın "olumsuz" olarak etiketlediği her şeyi yok etme çabası, bu evrensel dengeye karşı bir isyandır ve kozmik hakikati inkâr etmektir. Karanlık olmadan ışığın bir anlamı olabilir mi?
Evrendeki her şey, bir sarkaç gibi salınır. Her yükselişi bir alçalış, her ileri gidişi bir geri çekilme izler. Bu, Maat’ın kozmik kalp atışıdır; gelgitlerin, mevsimlerin, imparatorlukların doğuşu ve çöküşünün ardındaki ahenktir. Modern insanın sürekli "ilerleme", "büyüme" ve "yükselme" takıntısı, bu doğal ritme karşı açılmış bir savaştır. Tükenmişliğimizin asıl kaynağı, hayatın bu doğal salınımına direnmektir. Sürekli nefes alıp vermeyi reddeden bir akciğer nasıl iflas ederse, hayatın alçalan ritimlerine (dinlenme, durma, gerileme) izin vermeyen bir ruh da eninde sonunda tükenir.
"Aşağıdaki yukarıdaki gibidir, yukarıdaki aşağıdaki gibidir." Bu kadim aksiyom, evrenin (makrokozmos) işleyiş yasaları ile insanın iç dünyasının (mikrokozmos) yasaları arasında derin bir paralellik olduğunu söyler. Kendi içimizdeki kaos, evrendeki fırtınaların bir yansımasıdır; içsel dengemiz ise yıldızların ahengiyle konuşur. Bu ilke, kişisel sorunlarımızı dar ve yalıtılmış bir perspektiften çıkarıp onları Maat’ın evrensel düzeni bağlamına oturtur. Yaşadığımız kriz, sadece "bizim" krizimiz değil, evrensel bir ritmin veya kutupluluğun kişisel tezahürüdür ve bu bakış açısı, acılarımıza daha derin bir anlam katma potansiyeli taşır.
Bu ilkeler, topyekûn, evrensel düzen ve hakikat arayışı olan Maat’ın felsefi anatomisini oluşturmakta. Şimdi, bu Hermetik anahtarı elimize alıp, modern hayatımızı esir alan en tehlikeli metaforların kilitlerini tek tek açma zamanı.
İşte bu haftaki yazının kalbi de tam burası. Bahsettiğim Hermetik prensiplerin aydınlatıcı ışığını, modern yaşamın en yaygın ve en yıkıcı üç metaforunun üzerine tutacağım. Bu metaforların, gerçekliği nasıl "yanlış okuduğunu" ve bu yanlış okumaların modern ruha nasıl ağır bedeller ödettiğini adım adım inceleyelim.
Yük Metaforu: Başarının Ağırlığı ve Tartıdaki Kalp
Modern insan, hayatını sık sık bir ağırlık ve taşıma eylemi olarak deneyimler. "Sorumluluk yükü" altında ezilir, "başarı baskısının ağırlığı" ile kamburlaşır, "dertlerini omuzlar". Bu dil, hayatı en temelde taşınması, katlanılması ve bir an önce bir yere bırakılması gereken bir yüke indirger. Başarı, daha fazla yük; sorumluluk ise daha fazla ağırlık demektir.
Bu modern "ağırlık" metaforunu, Eski Mısır'ın o derin ve zarif "kalbin tartılması" metaforuyla karşılaştıralım. Mısır mitolojisinde, öteki dünyaya geçen ruhun kalbi bir terazinin kefesine konurmuş. Diğer kefede ise Maat'ı, yani hakikati, dengeyi ve kozmik düzeni simgeleyen bir tüy bulunurmuş. Kalbin ağır ya da hafif olması, dünyada biriktirdiği başarıların, unvanların veya servetin "ağırlığı" ile ölçülmezmiş. Kalbi ağırlaştıran şey, yalanlar, adaletsizlik ve Maat'a aykırı yaşanmış bir hayatmış. Kalp, ancak hakikatin tüyü kadar hafif olduğunda, yani denge ve ahenk içinde bir yaşam sürüldüğünde sonsuzluğa ulaşırmış. Yani, böylece modern ruh, kendi mahkemesini kurar ve kendini işlemediği bir suçtan -evrensel ritme uymamaktan- yargılayıp, bitmeyen bir ‘yapılacaklar listesi’ ağırlığında müebbet hapse mahkum eder. Maat’ın tüyü hafifliği vaat ederken, biz kendi icat ettiğimiz prangaların ağırlığını başarı sanırız.
Savaş Metaforu: Hayat Mücadelesi ve Kutupların Reddi
Sontag'ın da işaret ettiği gibi, hayatı bir "savaş alanı", kendimizi ise bir "savaşçı" olarak görme eğilimimiz çok derindir. Hastalıkla "savaşırız", zorluklarla "mücadele ederiz", kariyerimizde rakiplerimizi "yeneriz". Bu dil, kaçınılmaz olarak dünyayı dostlar ve düşmanlar olarak ikiye böler. Olumsuz duygular, engeller, başarısızlıklar ve hatta dinlenme ihtiyacı bile yok edilmesi gereken "düşmanlar" haline gelir.
Bu bitmek bilmeyen savaş zihniyeti, Hermetik Kutupluluk Prensibi'nin bilgeliğiyle paramparça edebiliriz. Bu prensibe göre karanlık, ışığın düşmanı değil, onun var olabilmesi için gerekli olan diğer kutbudur. Başarısızlık, başarının zıttı değil, onunla aynı ölçeğin diğer ucudur. Durağanlık, hareketin varlığını anlamlı kılan zemindir. Hayatın yarısını "düşman" ilan edip onu yok etmeye çalışmak, kendi varlığımızın yarısını inkâr etmektir. Yani; hayatla savaş ilan ettiğimizde, savaş alanı kendi ruhumuzdan başkası değildir. Her zafer bir parçamızı daha yitirdiğimiz, her düşman diye bellediğimiz gölge ise kendi bütünlüğümüzün bir yankısıdır. Bu savaşın sonunda muzaffer bir komutan değil, kendi toprağını çöle çevirmiş yorgun bir sürgün kalmaz mı?
Yolculuk Metaforu: Kariyer Yolu ve Dairesel Ritme Karşı
Modern "yolculuk" metaforu, hayatı doğrusal bir ilerleme olarak resmeder. Bir başlangıç noktası (okul), tırmanılacak basamakları olan bir "kariyer yolu" ve ulaşılacak bir varış noktası (zirve, emeklilik) vardır. Bu metafora göre hayat, A noktasından B noktasına giden düz bir çizgidir ve her adım "ileri" ve "yukarı" olmak zorundadır.
Bu katı ve doğrusal yolculuk fikri, evrenin döngüsel ve salınımlı doğasını anlatan Hermetik Ritim Prensibi ile temelden çelişir. Evrenin ritmi gelgitler gibidir; bir yükseliş ve bir alçalış, bir ileri salınım ve bir geri salınım içerir. Oysa modern insan, sarkacın sadece ileri gitmesini, dalganın sadece yükselmesini ister. Bu, doğanın en temel yasasına karşı bir direniştir. Yani; doğrusal yolculuk, varış anını bir zafer değil, bir uçurum olarak kurgular. Hedefe ulaşıldığında ya da yol tıkandığında ortaya çıkan o ezici “şimdi ne olacak?” boşluğu, bu tek yönlü metaforun kaçınılmaz mirasıdır. Hayatı bir varış noktası olarak okumak, “yolda olmanın” ritmik bilgeliğini ve kendi içindeki anlamını katletmek değil midir?
Bu satırların sonunda, size bir dizi "yapılacaklar listesi" veya sihirli bir çözüm sunmayacağım. Çünkü temel argümanım, tam da bu tür reçetelerin bizi hapsettiği dilden kurtulmak gerektiğidir. Çektiğimiz acıların, hissettiğimiz boşluğun ve tükenmişliğin kaynağı çoğu zaman gerçekliğin kendisi değil, onu okumak için kullandığımız yoksul, kör ve acımasız metaforlardır. Hayatı bir savaş, bir yük veya bir yarış olarak okumayı seçtiğimizde, o hayatın başka türlü yaşanma ihtimalini de kendi ellerimizle yok ederiz.
Bu yazı, kimseyi suçlamak için değil, bir düşünce eşiğine getirmek için. Şimdi sessizce kendi iç dilimize dönme vakti. Günlük konuşmalarımıza, iç monologlarımıza, kendimize ve başkalarına anlattığımız hikâyelere kulak vermeye var mısınız?
Belki de en büyük özgürlük, yeni bir cevap bulmak değil, bizi esir alan sorunun yazıldığı dili çözmektir.
Hadi bakalım; sizin hayatınız hangi metaforun gölgesinde yaşanıyor?
Oxford’un son on yıldaki “yılın kelimesi” açıklamalarına şöyle bir bakmanızı özellikle tavsiye derim. Mesela 2024 “beyin çürümesi-brain rot”, 2025’in öfke yemi-ragebait” ya da 2022 “kendini salmışlık-goblin modu.”