Bu haftanın konusuna beni sevk eden esinler hem gönül dostlarımın sohbetindeki “ruh teknolojisi” ifadesinden hem de Acı Çikolata’dan: “Gördüğünüz gibi, hepimizin vücudunda fosfor ve onu ateşleyecek elementler mevcuttur… Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yine bir parlama olur ve içimizde bir kibrit daha yanar…Bu duyguyu yaşamak isteyen herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır… Eğer kişi kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur…İçimizdeki ıslak kibrit kutusunu kurutmanın pek çok yolu vardır… Elbette, kibritlerin teker teker yanmasına da özen göstermek gerekir. Eğer çok güçlü bir heyecan gelip bütün kibritleri aynı anda yakarsa…”
"Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız." Bir babaannenin bu benzetmesi üzerinde uzun süre düşündüm: Tutuşmak için bir başkası mı gerek?
İnsan dediğin şey biraz böyle. İçinde imkân var, heves var, yara var, kibrit var. Ama o kibrit çoğu zaman başka bir insanın sözüyle, bakışıyla, susuşuyla tutuşuyor. Bizi bazen büyük fikirler değil, tam vaktinde söylenmiş küçücük bir cümle değiştiriyor. Çünkü insan, kendini kendi başına kuran bir makine değil; temasla biçim alan bir varlık.
Belki bu yüzden Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı bu kadar can alıcı. Ruhun teknolojisi var demeye getiriyor. Oradaki insan, yalnızca topluma değil; kendi içine de küsmüş bir insan. Kendini didik didik eder ama iyileştiremez; aklı vardır ama yol yoktur, gururu vardır ama sıcaklığı yoktur. Sözde modern insan olarak bir kısmımız da böyle: cebinde kibrit kutusuyla gezer, ama kendi yer altısında oturup neden bir türlü yanamadığını anlayamaz.
Hermann Siddhartha ve Demian'ı ise aynı yaraya başka yerden bakıyor. Biri insanın kendi ruhunu dışarıda değil içeride aramasını söyler; öteki, insanın içindeki karşıt seslerle kavga etmeden olgunlaşamayacağını. Demek ki ruhun terbiyesinde mesele sadece yanmak değil; iki uç arasında bir denge bulmak. Işıkla gölgeyi aynı kalpte taşıyabilmek. İnsan bazen kendini terbiye ederken başkasına yaslanır, bazen başkasına yaslanırken kendini bulur. Belki bu yüzden ilişkileri sadece duygusal meseleler gibi görmek eksik kalıyor. Dostluk, aşk, aile, komşuluk, yoldaşlık... Bunların hepsi insanın iç sıcaklığını ayarlayan görünmez ocaklar. Mevlana'nın o kısa ama ağır cümlesi: "Hamdım, piştim, yandım" burada yeniden anlam kazanıyor. Hamdım: çünkü hayata kendi merkezimizden bakıyordum. Piştim: çünkü başkasının varlığı beni bekletti, törpüledi, olgunlaştırdı. Yandım: çünkü sevgi de hakikat de benliğin sert yerlerini biraz yakmadan derine inmiyor. Mesnevi burada bir iç yol haritası verebilir. Mevlana, ruhun bu dünya hapishanesinde nasıl daraldığını ve nasıl yeniden aslına dönmeye çağrıldığını hikâye hikâye anlatır. Bugünün diliyle söylersek, bu biraz geleneksel bir ruh terbiyesi, hatta bir tür eski zaman "ruh teknolojisi"dir. İnsan ilişkileri de böyle değil mi: bizi yalnızca oyalamaz, içimizdeki ham tarafı terbiye eder; nefsimizi biraz törpüler, gönlümüzü biraz açar. Bu hattı Elif Şafak (Aşk)'da Şems ile Mevlana üzerinden söylediği kırk kuralla, aslında insanın sevgiyle nasıl sarsıldığını ve sarsıldıkça nasıl toparlandığını anlatır. Bazen halkın diline inen bir hakikat, akademik bir cümleden daha hızlı işler; çünkü kalbe giden yol, çoğu zaman kavramdan değil hikâyeden geçer.
İnsanın pişmesi tek başına olmuyor. Tencere ateş görmeden pişmiyor; kalp de ilişki görmeden olgunlaşmıyor. Biri bizi bekliyor, biri bizi sınıyor, biri bizi anlıyor, biri oldukça yanlış anlıyor; bütün bunlar ruhun terbiyesine karışıyor. O yüzden insan ilişkileri sadece keyif veren alanlar değil, aynı zamanda bir ahlak okulu. Sabır orada öğreniliyor. Sınır orada öğreniliyor. Özür orada öğreniliyor. Dinlemek, susmak, geri dönmek, tamir etmek de orada öğreniliyor.
Fakat tam burada çağın susmayan sesi araya giriyor: "Hızlı ol. Hafif ol. Yorulma. Uğraşma. Olmadı mı geç." Yeni kuşağın tamamını tek cümleyle tarif etmek elbette haksızlık olur; ama hızın içinde büyüyen yeni nesil ilişkilerinin büyük sıkıntılarından biri, tahammül eşiğinin düşmesi gibi görünüyor. Geciken bir mesaja kalbimizin bütün korkularını yüklüyoruz. Bir yanlış cümleden koca bir karakter hükmü çıkarıyoruz. İlk sürtünmede çatışmada tamir etmeyi değil, hemen vazgeçmeyi düşünüyoruz. İnsanla ilişki kurmuyor, bazen sanki dijital uygulama kullanır gibi seçenek tüketiyoruz. Oysa ilişki, anında yüklenen bir şey değil. İnsan insana yavaş açılıyor. Birinin içini tanımak için sadece ne dediğini değil, neyi neden diyemediğini de duymak gerekiyor. Bazen sevginin dili coşku değil tahammül. Bazen sadakat, büyük cümlelerde değil, küçük rahatsızlıklara rağmen kalabilme terbiyesinde ortaya çıkmakta. Çünkü bir ilişkiyi derin yapan şey, hiç sorun çıkmaması değil; sorun çıktığında insanlığın masada kalabilmesidir.
Bugün çoğumuz yakınlık istiyoruz ama yakınlığın yükünü istemiyoruz. Anlaşılmak istiyoruz ama açıklama yapmaya üşeniyoruz. Sevilmek istiyoruz ama karşımızdakinin kusurunu taşımaya yanaşmıyoruz. Çok çabuk kırılıyor, daha da çabuk siliyoruz. Belki de meselemiz sevgisizlikten çok emek yorgunluğu. Kalbimiz var ama sabrımız kısa. Hevesimiz var ama nefesimiz dar. Her şeyin hızlandığı bir çağda duygular da hızlı yaşansın istiyoruz; oysa kalp hızlı değil, derin çalışır.
Burada ıslak kibrit benzetmesi daha da anlamlı hale gelebilir. İnsan bazen sevgisiz kaldığı için değil, fazla yüzeyde yaşadığı için sönüyor. Sürekli uyarılan, sürekli karşılaştırılan, sürekli performansa çağrılan bir ruh, bir süre sonra ıslanıyor. Islak kibrit hemen tutuşmuyor. Çünkü içinde ateş yok değil; sadece nem fazla. O nemin adı bazen kırgınlık, bazen kibir, bazen yorgunluk, bazen de şu cümle: "Bir daha uğraşamam." İmam Gazali içimizin hastalıklarını teşhis eden bir hekim gibi bize şunu fısıldıyor: kalbin de hastalığı vardır; kibirle kabarır, hasetle kararır, riya ile çürür. Ve her hastalık gibi bunun da bir reçetesi gerekir. Yani mesele sadece ne hissettiğimiz değil; içimizde neyi büyüttüğümüz. Bazı kibritler dış yağmurdan değil, içeride biriken dumandan ıslanır. Bir bakıma Dante'nin İlahi Komedya'sı da bunu başka bir dille söylemekte: insan ruhu karanlıktan ışığa bir anda çıkmaz. Cehennemden geçer, arınmadan geçer, sabırdan geçer. Önce neyin yaktığını görür, sonra neyin aydınlattığını ayırt etmeye başlar. Biz ise çoğu zaman kendi küçük cehennemlerimizi telefon ekranında taşıyor, ama cennete giden o iç merdiveni kuracak sükutu bulamıyoruz.
Mevlana'nın "yanmak" dediği şey de burada sık sık yanlış anlaşılıyor. Yanmak, kendini tüketmek değil; kendini arıtmaktır. Aşkta, dostlukta, ailede yanmak; ego biraz geri çekilsin diye yanmaktır. Sürekli haklı çıkma ihtiyacı biraz azalsın diye yanmaktır. "Ben zaten böyleyim" cümlesinin arkasına saklanan kabalık yumuşasın diye yanmaktır. Yoksa bugün birçoğumuz zaten fazlasıyla tükenmiş durumda. Bize lazım olan şey kör bir alev değil; yönünü bilen bir sıcaklık. Belki de ilişkilerde en zor olan şey, karşımızdakini değiştirmekten önce onun ayrı bir dünya olduğunu kabul etmek. Çok basit gibi duruyor ama değil. Çünkü sevdiğimiz kişiyi çoğu zaman olduğu gibi değil, bize iyi geldiği haliyle seviyoruz. Sonra o insan kendi gölgesini, yarasını, huysuzluğunu, korkusunu gösterince şaşırıyoruz. Oysa herkes biraz eksik, biraz dağınık, biraz gecikmiş, biraz ürkek. İnsan dediğin şey tamamlanmış bir cümle değil; sürekli düzeltilen bir taslak.
Tam da bu yüzden tahammül, ilişkilerin yoksul akrabası değil, pupa direğidir. Tahammül dediğim şey boyun eğmek değil; hemen hüküm vermemektir. Her kusuru kutsamak değil; anlamaya biraz daha emek ayırmaktır. Kendini ezdirmek hiç değil; kendi sınırını korurken karşındakinin de insan olma payını unutmamaktır. Bugün bu inceliği kaçırıyoruz. Ya her şeyi sineye çekmeye "olgunluk" diyoruz ya da en küçük pürüzde çekip gitmeye "öz saygı" adını veriyoruz. Oysa hakikat ikisinin arasında, daha zor bir yerde duruyor: hem sınır koyup hem insan kalabilmekte.
Bir başka mesele de şu: Yeni nesil ilişkilerinde konuşma azalırken yorum çoğalıyor. Sorup öğrenmek yerine sezip karar veriyoruz. "Neden böyle yaptın?" demek yerine, içimizden bir senaryo yazıp ona kızıyoruz. Görüldü atılan bir mesajdan karakter analizi çıkarıyoruz. Birinin yorgunluğunu sevgisizlik, suskunluğunu küçümseme, dağınıklığını değersizlik sayıyoruz. Halbuki insan bazen sadece yorgundur. Bazen dili dönmüyordur. Bazen kendi içinde çözemediği şeylerin arasında kalmıştır. Anlamak için biraz durmak gerekir; durmak içinse iç gürültümüzün azalması.
Yarı yolda okuyucuya belki şu soruları bırakmak lazım: Ben ilişkilerimde gerçekten ne arıyorum? Huzur mu, heyecan mı, onay mı, kaçış mı? Karşımdakini duymaya mı çalışıyorum, yoksa içimdeki boşluğu onunla kapatmaya mı? İlk çatışmada neden bu kadar sertleşiyorum? Kırılınca neden hemen gurura sığınıyorum? Birini severken onun emeğini görüyor muyum, yoksa sadece bana hissettirdiklerini mi sayıyorum?
İnsanın iç düzeni bozuksa, en güzel ilişki bile uzun süre taşınamıyor. Çünkü kişi çoğu zaman karşısındakini değil, kendi düzensizliğini yaşıyor. İçi karmakarışık olan, dışarıdan gelen en küçük sarsıntıyı deprem sanıyor. Bu yüzden kendi tutuşturucularını bulmak, sadece bireysel huzur meselesi değil; ilişki ahlakının da bir parçası. Kitap okumak, yürümek, susmak, dua etmek, iyi arkadaşlıklar kurmak, ekranla araya mesafe koymak, gerektiğinde yardım istemek... Bunlar kişisel lüks değil; kalbin rutubetini alan küçük kurutucular. Attar'ın kuşları da zaten bize bunu hatırlatmıyor mu?: Simurg'a giden yol, tek bir kanat çırpışı değil; sabırdan, aşktan, marifetten geçen uzun bir terbiyedir. Üstelik o yol tek başına yürünmez; kuşlar birbirinin eksikliğini, korkusunu, yorgunluğunu da taşır. Belki insan ilişkilerinin en büyük hikmeti burada saklıdır. Bizi büyüten şey sadece sevildiğimizi hissetmek değil; bir vadiden geçerken bir başkasının da bizimle birlikte yürüdüğünü bilmektir.
Kimi zaman da insanı pişiren şey, güzel anlar değil, sürtünmelerdir. Üstatlar şöyle özetler “ilişki-çelişki-çatışkı-değişim-dönüşüm-oluşum”. Bir dostla yaşanan kırgınlık, bir aile içinde edilen zor bir konuşma, sevdiğin biriyle arandaki sessizlik... Bunların hepsi, eğer kaçmadan kalınabilirse, ruhu derinleştirir. Çünkü pişmek biraz da ateşe dayanma işidir. Ham olan hemen alınır, hemen küser, hemen vazgeçer. Pişen ise her şeye katlanmaz ama neye neden katlandığını bilir. Yanan ise artık sadece kendi canının derdinde değildir; başkasını da incitmemeye dikkat eder.
Toplum olarak da ilişkilerimizde tuhaf bir iklim oluştu. Herkes görünür olmak istiyor ama az kişi gerçekten görülmek istiyor. Çünkü görülmek, maskenin de düşmesi demek. Kırılganlığın ortaya çıkması demek. Oysa bugünün dili daha çok vitrini seviyor. Kusursuz fotoğraflar, hazır cümleler, kolay etkilenmeler, çabuk vazgeçmeler... Böyle bir zeminde derin bağ kurmak zorlaşıyor. Bağ istiyoruz ama bağın gerektirdiği yavaşlığı istemiyoruz. Tolstoy'un İtirafım ve Diriliş'i de burada kulağımıza bir şeyler fısıldayabilir: Vicdan denen şeyin sesi kısılınca insan sadece toplumdan değil, kendi hakikatinden de uzak düşer. Ruhun arınması bazen büyük bir aşkla değil, küçük ama dürüst bir yüzleşmeyle başlar. Toplumsal yozlaşma dediğimiz şey de biraz budur zaten: herkesin birbirine bakıp kimsenin içine bakmaması. Oysa insan bazen kalabalıktan değil, vicdansızlıktan üşür. Belki burada eski bir hikmeti yeniden hatırlamamız gerekiyor: İnsan, insana tahammül ettikçe değil; insanda kendini de gördükçe yumuşar. Karşımızdakinin aceleciliğinde kendi acelemizi, onun korkusunda kendi korkumuzu, onun susuşunda kendi yorgunluğumuzu biraz görebilsek, dilimiz de hükmümüz de değişir. Merhamet biraz böyle doğuyor. Dışarıdan bir ahlak dersi gibi değil, içeriden bir tanıma hali gibi. Bu demek değil ki herkes her ilişkiyi sürdürmek zorunda. Elbette bazen gitmek gerekir. Bazen mesafe merhamettir. Bazen veda, kalmaktan daha doğru olur. Ama sorun şu: Biz artık gitmeyi gerektiği yerde değil, zorlandığımız yerde seçmeye daha meyilliyiz. Bir şey bizi büyütecekse ondan da kaçıyoruz, bizi yaralayacaksa ondan da. Böyle olunca geriye güvenli ama sığ ilişkiler kalıyor. İçinde gerçek temas olmayan, sadece düzenli etkileşim olan bağlar. İlişki biraz da emek demek. Aramak demek. Cevap beklemek demek. Yanlış anlaşılınca yeniden anlatmak demek. Karşındakinin cümlesini kötü niyetle değil, eksik insanlıkla okumak demek. Bazen haklıyken bile sesi alçaltmak demek. Bazen özrü hemen alamadan affa doğru yürümek demek. Bunlar kulağa çok romantik gelmeyebilir; ama gerçek yakınlık tam da bu sıradan emeklerin içinde büyüyor.
Kibrit ve kibrit çöpü meseline dönersem: Her büyük yangın kıymetli değildir; bazen küçük ama sadık bir alev daha hayırlıdır. Mevlana'nın ateşi gösterişli bir yanış değil, dönüştürücü bir yanıştır. İlişkilerde de bize belki tam olarak bu lazım: Bizi bir anda parlatan değil, zamanla pişiren insanlar. Her buluşmada eğlendiren değil, bazen yüzleştiren dostlar. Her an onaylayan değil, gerektiğinde hakikati incitmeden söyleyen yakınlar. Sonunda soru yine bize dönüyor: Biz nasıl bir insanın yanında çoğalıyoruz, nasıl bir insanın yanında azalıyoruz? Biz başkasının içindeki ateşi harlıyor muyuz, yoksa onu yoran bir rüzgâra mı dönüşüyoruz? Bir ilişkiye ne katıyoruz: hız mı, huzur mu; gürültü mü, açıklık mı; talep mi, emek mi? Belki bugünün en önemli meselesi şu: Sevmeyi biliyor olabiliriz, ama sürdürmeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Yakınlaşmayı biliyor olabiliriz, ama tahammülü, tamiri, yavaşlığı, pişmeyi yeniden hatırlamamız gerekiyor. Çünkü insan, sadece sevildiğinde değil; taşındığında, dinlenildiğinde, beklendiğinde de değişir.
O halde Mevlana'nın kapısını kendi çağımıza şöyle aralayabiliriz: Hamdık, çünkü sadece kendimizi duyuyorduk. Pişiyoruz, çünkü başkasının da bir hikâyesi olduğunu fark ediyoruz. Yanıyoruz, çünkü gerçek bağ biraz benliğimizi eritmeden kurulmuyor. Ve belki olgunluk tam burada başlıyor: ne donuk kalmakta ne de kendini kül etmekte; kararınca yanmakta. Kendimize küçük ama dürüst sorular soralım: Birini anlamak için ne kadar vakit ayırıyorum? Bir kırgınlıkta hemen kapanıyor muyum? Bir mesajın gecikmesini gerçekten o kişiye mi yüklüyorum, yoksa kendi korkuma mı? İlişkilerimde haklı olmaya mı, sahici olmaya mı çalışıyorum? Benim kibritlerim neden ıslandı? Ve ben, başkasının ateşine yaklaşırken, elimde su mu taşıyorum, sabır mı?
Belki cevapların hepsi bugün gelmez. Ama iyi yazılar, iyi dostluklar ve iyi sorular zaten hemen cevap vermek için değil, insanın içinde uzun süre çalışmak için vardır. Öyleyse büyük laflar etmeyelim. Biraz daha dikkatli dinleyelim. Biraz daha açık konuşalım. Biraz daha az hüküm verelim. Biraz daha çok emek verelim. Çünkü insanı insan yapan şey, sadece yanması değil; birlikte, kararınca, incitmeden ısınmayı öğrenmesidir.
Ve belki ellili yaşlarda ve her yaşta devam eden ruh terbiyesi gereği malı mülkü değil, iç huzurunu genişletmek gerek. Çünkü sağlık nasıl en büyük mülkse, olaylar karşısında sakin kalabilmek de insanın elindeki en sessiz ama en sahici tutuşturucu; nem almış kibriti bile yeniden yakabilen.