Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve Kayıtsızlık

İnsan ve Kayıtsızlık

Mesafe deyince aklıma nedense rahmetli Hüseyin dedem geliyor; namıdiğer “Kadıcı”. Onu düşününce zamanın ölçüsü değişiyor. Aradan geçen onca yıla rağmen, çocukluğumun bahçesinde bir elma dalına uzansam hâlâ eline değecekmişim gibi hissediyorum. Yağmurun serpiştirmesini takip eden toprağın kokusu, suyun sesi, bir yaprağın gölgesi yetiyor bazen; kendimi yeniden onun yakınında buluyorum.

Bu “Kadıcı” lakabı nereden gelirdi, hiç sormadım, soruşturmadım. İnsan çocukken sevdiklerinin hikâyelerini dinlemek için önünde sonsuz bir vakit olduğunu sanıyor. Sonra bir gün, soramadığı sorularla baş başa kalıyor. Şimdi düşünüyorum da belki doğruya yakınlığından, yalana dolana koyduğu mesafeden yakıştırmışlardı ona bu adı. Köyde gözcülük, bekçilik de yaparmış, tevatüre göre onun çocukluğunda ara sıra köye uğrayan “kadı” yı ilk o görür, koşa koşa haber verirmiş. Belki bir anlaşmazlıkta kapısı çalınan, sözüne güvenilen insan olduğu için “Kadıcı” demişlerdi; hükmündeki adaleti, duruşundaki asaleti bir tek kelimeye sığdırmışlardı.

Ardından kötü konuşanı hiç duymadım. Her sözüne, bakışına, en küçük hareketine bile hayran olduğum canım dedemle babaannem köyde yaşarlardı. Dedem bütün yazını, belki senenin yarısını, bizim oralarda “meyvalık” denilen benim çocuk dünyamda geniş arazisinde geçirirdi. Kendi elleriyle yetiştirdiği ağaçların arasında, yine kendi elleriyle yaptığı bir “kelik” vardı: çamurla samanın birbirine tutunduğu, tek odalı, mütevazı bir dam. Çocukluğumun nice yazı, o küçücük yerin çevresinde uzayıp giden kocaman bir dünyaya sığmıştı.

Elma ağaçları sıra sıra dizilirdi. Dibindeki samanların üstünde sırt üstü yatar, dallarına tırmanır, yaprakların arasından gökyüzüne bakar, kâh uyur kâh dedemi dinler, henüz adını koyamadığım bir hayatın hayalini kurardım. Şimdi dönüp baktığımda, o dallarda çocukluğumdan bir şeylerin hâlâ asılı kaldığını hissediyorum. Bahçede binbir çeşit meyve ağacı vardı; geniş arazinin bir bölümünde kimi zaman kendir, kimi zaman arpa, buğday yetişirdi. Dedemin yetiştirmediği sebze meyve, bilmediği ot, konuşmadığı börtü böcek yok gibiydi. Sanki o bahçedeki her canlının dilinden biraz anlar, her birine kendi dilince karşılık verirdi.

Kelikin yanından bir ark geçerdi. Suyu serin, gölgesi serin… Hatırladıkça içimde hâlâ bir yaz öğlesinin sıcağını dindiren o yer. Babam anlatır; babaannem ara sıra köyden erzak getirir, sonra geri dönermiş. Onun o geliş gidişleri benim hafızamda yok; hatıramın eksik kalan yerlerini şükür babamın anlattıkları tamamlıyor. Dedemse bahçenin her yanında. Bir ağacın dibinde, toprağın üzerinde, suyun kıyısında… Onu oradan ayırıp düşünemiyorum. Sanki yıllar boyunca baktığı her şey, yüzünden, ellerinden, huyundan bir parça almış.

Benim için köyü güzel kılan iki insan vardı: dedem ve canım kuzenim. Köyün adı anıldığında içimde ilk onların yüzü belirirdi. Çocukluğumun yolları dönüp dolaşıp ikisine çıkardı.

Doğaya hiç mesafeli değildi dedem. Tam içindeydi. Toprağa değen elleriyle, ağacın dilini anlayan sabrıyla, suyun başında geçirdiği ömrüyle… Belki bugün, bahçemde uzun zamandır çiçek açmayan limon ağacının çiçeklenmesine böylesine sevinmemin kökleri de onun meyvalığındadır. Kıyamam, bir dalı budarken bile dalla birlikte kendi içimin “cız” etmesi ondandır. Hatta havaların serinlemeye başladığı, şorttan uzun eşofmana geçilecek o kararsız günlerde, dolapta ince bir eşofman bulup “Aa, bu da varmış!” diye altın bulmuşçasına mutlu oluşumda bile dedemden bir iz vardır. Bunca küçük şeyin içimi nasıl böyle ısıtabildiğini düşündükçe onu hatırlıyorum. Çocukken yalnızca hayranlıkla seyrettiğim hâlleri, yıllar sonra kendi sevincimin içinde karşıma çıkıveriyor.

Demek insan, sevdiği birinin yanında büyümeye, o artık yanında değilken de devam edebiliyormuş.

Benim dedem gerçek bir Stoacıydı, sahteye kayıtsızdı. Kim ne derse desin, suratındaki o münzevi gülümsemesi, olaylar karşısındaki sakinliği, sahiciliği, olduğu kadar olmadıysa kaderci duruşu bunun kanıtıydı.

Neden mi?

Çünkü hatıramdaki dedem, insanın neye yakın durduğunun, neye mesafe koyduğunun bütün bir hayatı anlatabileceğini düşündürüyor bana. Toprağa, emeğe, canlılara yakınlığı; yalana dolana sahteye maskeye uzaklığı… Stoacılığı onun hayatına yakıştırmamın sebebi de burada: İnsanın başına gelen her şeye hükmedemese bile kendi tutumunu ve başkalarıyla ilişkisini özenle kurabilmesinde. Bu düşünceyle onun meyvalığından kendi sabahlarıma dönüyorum.

Alarm çalıyor. Henüz yataktayız ama gün çoktan başladı: Bir arkadaş terfi etmiş, bir tanıdık deniz kenarında, üç mesaj cevap bekliyor. Başka hayatlar yastığımızın ucuna kadar gelmiş. Gözümüzü açalı iki dakika olmadı; şimdiden geride kalmış hissediyoruz. Günün nasıl geçeceğini bilmiyoruz. Ama nasıl hissetmemiz gerektiğine başkaları çoktan karar vermiş gibi. Bize ait bir sabaha, bize ait olmayan ölçülerle başlıyoruz. O ölçüleri kimin koyduğunu ise kendimize neredeyse hiç sormuyoruz. Sıcak örtünün altında biraz daha kalmak istiyoruz. Bu istek yeni değil; insan var olduğundan beri yataktan kalkmakla pazarlık ediyor. Sabahın ilk pazarlığı, günün geri kalanını ele veriyor. Erken kalkıp kalkmamamızın ötesinde, daha rahatsız edici bir soru beliriyor: Günümüzü neyin değerli kılacağına karar vermeden onu doldurmaya neden bu kadar acele ediyoruz? Belki kendimizle aramıza koyduğumuz en uzun mesafe burada başlıyor; başkasının hayatına bakarken kendi günümüzün neye değmesini istediğimizi unutuyoruz. Aradığımız sükûnetin anlamını da burada düşünmek gerekiyor. Bu sükûnet bizi başkalarından uzaklaştırıyorsa, bir yerde yanlış öğreniyoruz. Kendini yönetmek, dünyayla bağımızı ve ona karşı sorumluluğumuzu berraklaştırmayı da gerektiriyor.

Kendimize yaklaşmak için bazen kendimizden bir adım geri çekilmemiz gerekiyor. Gerçek ayna, yüzümüzde görmek istediğimiz ifadeyi değil, orada duran çizgiyi gösteriyor. Biz aynayı kırmıyoruz belki, ama görüntüyü işimize gelen açıklamalarla rötuşluyoruz. Yanlış karar şartların eseri oluyor. Kırılan kalp karşı tarafın aşırı hassasiyetine, başarısızlık kötü talihe yazılıyor. Bu rötuşu en çok güç sahibi olduğumuzda yapıyoruz. Bir unvan, bir takipçi sayısı veya küçük bir yetki, farkına varmadan kişiliğimizin rengine karışıyor. Olan bitendeki sorumluluğumuzdan kendimize ayırdığımız pay her seferinde küçülüyor. Benlik, gerçeği araştıran bir özne olmaktan çıkıp sürekli beraat isteyen bir sanığa dönüşüyor. Bir toplantıda önerimize itiraz edildiğinde yüzümüz ısınıyor, sesimiz sertleşiyor. O anda çoğu zaman fikrimizle birlikte, yanılmaz olduğumuza dair hikâyeyi de savunuyoruz. Kendimize verdiğimiz her kolay beraat, gerçeğin sesini biraz daha kısıyor. Aynanın karşısında kalmak, çoğu zaman haklı çıkmaktan daha fazla cesaret istiyor. Kendini yönetmek, içimizdeki tek kişilik mahkemede hem sanık hem hâkim olduğumuzu görmekle başlıyor. İnsanın kendine yakınlığı, kendi kusurunu görebileceği açıklığı da taşımalı.

Bazı sınırları görmek içinse eleştiriye gerek yok. Ölüm, hangi makamda oturursak oturalım, takvimimizdeki bütün planlara sessizce eşlik ediyor. Dedeme artık “Sana neden Kadıcı derlerdi?” diye soramayacağımı düşündüğümde bunu daha derinden hissediyorum. Bir zamanlar sorulması kolay olan bir soru, şimdi cevabıyla arama bir ömürlük sessizlik koyuyor. Sonluluğumuzu hatırlamak, iyiliği sonsuza kadar erteleyemeyeceğimizi de hatırlatıyor. Telefon rehberinde üç aydır “Bu hafta sonu ararım” dediğimiz bir isim duruyor. Ekrana bakıyor, aramayı yarına bırakıyor ve kendimize makul görünen gerekçeler buluyoruz. Sanki zaman bize borçluymuş gibi. Oysa bekleyen yalnızca biz değiliz. O ismin ardında, bizimle birlikte yaşlanan bir insan var. Böylece sessizlik de uzuyor. Aramızdaki mesafeye her erteleyişimizde bir gün daha ekleniyor.

Sonluluğu kabul etmek, her günü telaşla tüketmemizi istemiyor; neyi ertelediğimiz konusunda daha dürüst olmaya çağırıyor. Vaktimizin sınırlı oluşu bazı seçimleri ağırlaştırıyor. Yıllar sonra kimsenin hatırlamayacağı bir tartışmayı kazanmak, bugün yanımızdaki insanı incitmeye değer mi? Ünümüz geçici olabilir; davranışlarımızın sonucu geçici olmayabilir. Alkış susar. Kırdığımız insan ise o cümleyi taşımaya devam edebilir. Bizim unuttuğumuz bir söz, onun içinde hâlâ aynı yere dokunuyor olabilir. Ölümü düşünmenin ahlaki gücü, ertelenebilir sandığımız sorumluluklara bizi geri götürmesinde beliriyor. Bir telefonu açmak, bir özrü daha fazla bekletmemek, birinin yanında gerçekten bulunmak… Bilgi, davranışa değdiğinde ağırlık kazanıyor. Bu ağırlığı taşıyıp taşıyamadığımız ise acı kendi kapımızı çaldığında sınanıyor.

Bir iş başvurusundan olumsuz cevap aldığımızı düşünelim. Ortada tek bir olay var: bir ret. Biz hemen yanına başka hükümler ekliyoruz. Yetersiziz, geç kaldık, bundan sonra hiçbir şey değişmeyecek. Bir kapının kapanışını, bütün yolların sonu gibi duyuyoruz. Çoğu zaman bizi yaralayan, olayın kendisiyle birlikte onun hakkında verdiğimiz hüküm oluyor. Bunu fark etmek arada küçük bir mesafe açıyor. Yaşadığımız şey ne, onun üzerine kurduğumuz hikâye ne? Bu ayrım üzüntüyü silmiyor. Ama tek bir sonucun bütün kişiliğimiz hakkında verilmiş nihai karar sayılmasını durdurabiliyor. Başaramadığımız bir iş ile değersiz bir insan olmak arasındaki mesafe yeniden görünür oluyor. İçimizde bir sonraki adıma yetecek kadar yer açılabiliyor. Belki bir kez daha başvuruyoruz.

Yine de bu düşünceyi her yaraya sürülecek bir merheme çevirmemeliyiz. Bedensel ağrı, yas veya yoksunluk, yanlış düşündüğümüz için var olmaz. Kaybettiğimiz insanın yokluğu gerçektir; bir bakış değişikliği onun sandalyesini yeniden doldurmaz. Acı çeken birine yalnızca bakışını değiştirmesini söylemek, yüküne bir de suçluluk ekleyebilir. Buradan çıkarabileceğimiz daha dikkatli ders şu: Acı bizi kendiliğinden kötü bir insan yapmaz. Duyguları eğitmek, onları susturmak anlamına gelmez; hissettiklerimizi tanımayı ve onların içinden nasıl davranacağımızı düşünmeyi gerektirir. Kırılganlığımızı açıkça kabul ederken davranışımız üzerine düşünmeyi sürdürebilir, yardım da isteyebiliriz. Dayanıklılık, kırıldığını bilerek ve gerektiğinde bir başkasının elini tutarak yürümeye devam edebilmektir. Dedemi özlememin içinde hâlâ bir sızı varsa, onun hatırasından güç almam bu sızıyı inkâr etmemi gerektirmez. İnsanın hem acıya hem sevgiye aynı kalpte yer açabilmesi mümkündür. Fakat özgürlüğümüzü sınayan yalnızca kaçtığımız acılar olsaydı işimiz daha kolay olurdu. Bazen en kuvvetli bağlarımız bize iyi hissettiren şeylerdir.

Beğenilmek, rahat etmek, güzel eşyalara sahip olmak istiyoruz. Bu isteklerin çevresindeki büyüyü bozmanın eski ve sert bir yolu var: Şeyleri çıplak hâlleriyle tarif etmek. Pahalı elbise, biraz yün ve boyadır. Villa, demir ve çimento. Son model telefon cam, metal, devreler ve birkaç yıllık bir garanti... Bu bakış, sevdiğimiz her şeyden utanmamızı istemiyor. Bir limon çiçeğine sevinmekte, serin bir günde üzerimize iyi gelen ince bir eşofmanı bulduğumuzda içimizin ısınmasında ne kötülük olabilir? Asıl düşünülmesi gereken, o sevinçle kurduğumuz ilişkinin bizi nereye götürdüğüdür. Gece yarısı çevrimiçi alışveriş sepetinde bekleyen ürünü düşünelim. Onu gerçekten kullanmak için mi istiyoruz, yoksa onunla görülecek kişi olmak için mi? İhtiyaç, merak ve gösteriş aynı sepette birbirine karışıyor. Bazen satın aldığımız şeyin fiyatına, bize vaat ettiği biraz daha parlak ve görünür benlik de ekleniyor. Onsuz eksik görüneceğimiz düşüncesi kararımızı ele geçirdiğinde, eşyanın hayatımızdaki yeri değişiyor. Hazdan özgürleşmek bedeni cezalandırmak değildir. Haz karşısında özgür olmak, sevincimizi hangi bedelle koruduğumuzu da görebilmek demek. Dinlenmek başka, rahatımız bozulmasın diye doğru bildiğimiz sözden vazgeçmek başka. Ölçülülük sofradan aç kalkmayı kutsamıyor; doyduktan sonra hâlâ neyin açlığını çektiğimizi soruyor. İyi yaşamı yalnızca iyi hissetmekle ölçersek, dürüstlüğün huzursuz ettiği anları başarısızlık sanıyoruz. Oysa bazen insanın içini rahatsız eden şey, vicdanının hâlâ ses verebildiğini gösteriyor.

Burada durursak kendini yönetmek, kayıtsızlığın iyi korunmuş yalnızlığına dönüşebilir. Eski filozofların “kayıtsız şeyler” dediği bir liste vardı. Servet, ün ve rahatlık bu listedeydi. Bunların hiçbiri insanı tek başına iyi ya da kötü yapmıyordu; onlarla ne yaptığımız, onları hangi davranışların karşılığı olarak elde ettiğimiz önemini koruyordu. Başka insanlara karşı görevlerimizi de bu kayıtsızlığa dahil etmek, düşüncenin yönünü tersine çevirmek olur. Eşyaya, alkışa ve talihe koyduğumuz mesafe, insana karşı duyarlılığımızı koruyabildiği ölçüde anlam kazanıyor. Bugünse eşyaya tutkuyla bağlanıp insanlara kayıtsız kalabiliyoruz. Sahip olduklarımızın içimizde kurduğu tahtı sarsmamız gerekirken, başkasının derdine açılan kapıyı kapatıyoruz. İnsan başından beri yanı başımızda; sesimizin, kararlarımızın ve sessizliğimizin eriştiği yerde duruyor. Kovanı zayıflatan bir arı kendi iyiliğini de koruyamaz. İç huzur, kovanın başına gelenleri görmemek için kapattığımız pencere olamaz. Öfkelenmemeyi öğrenirken başkasının uğradığı haksızlığa sessizleşiyorsak, sükûnetimizin ahlaki bedelini sormalıyız. Erdem, yalnızken kendimiz hakkında beslediğimiz iyi kanaatten fazlasını istiyor. Bir toplantıda emeği görünmeyen arkadaşımızın fikri başkasının ağzından alkış aldığında ne yaptığımıza bakıyor.

Yaptığımız iyilik bile çoğu zaman üstünlüğümüzü sergilediğimiz bir sahneye dönüşüyor. Yardım ettiğimiz insanla eşitliğimizi unutup onu kendi erdemimizin dekoru saydığımızda, üstten uzatılan el aramızdaki mesafeyi büyütür. Karşımızdakinin onurunu gözetmeyen bir yardımın içinde, fark etmediğimiz bir incitme de bulunabilir. İyi niyetin biçimi, niyetin kendisi kadar ağırlık taşır. Adalet her zaman kahramanlık istemez. Bazen sözü kesilen arkadaşımıza yeniden alan açmak, bazen bize avantaj sağlayan yanlış bilgiyi düzeltmektir. Haksızlığı yapmamış olmak, sürmesine katkımız olmadığı anlamına gelmez. Kabullenmek de razı olmak değildir. Yaşanmış olanı geri alamayız; fakat onun karşısında ne yapacağımız hâlâ bize aittir. Her çağrıya yetişemeyiz. Yine de yetişememekle önemsememek arasındaki farkı kendimizden gizlememeliyiz. Gücümüzün sınırını dürüstçe kabul ederken ilgimizin kapısını açık tutabiliriz. Kendine hâkimiyetin ölçüsü, başkalarına ihtiyaç duyduğumuz bu hayatta onlara nasıl davrandığımızda da görünür olur.

Başkalarını hesaba kattığımızda kendimizi dünyanın merkezi saymak da zorlaşıyor. Değişmek, yaşlanmak ve kaybetmek hayatın tam ortasında duruyor. Bunları başımıza gelen kişisel haksızlıklar gibi değil, herkesin payına düşen şeyler olarak görmek kolay değil. Yine de her şey arzumuzun çevresinde dönmüyorsa, karşılaştığımız her engel şahsımıza yöneltilmiş bir saldırı değildir. Evrenin bizim için bir planı olup olmadığını bilmiyoruz. Asıl soru şu: Olan biteni tam olarak açıklayamadığımızda da adil davranmayı sürdürebilir miyiz? Dünyanın merkezi olmamak bizi sorumluluktan kurtarmıyor. Yalnızca her sonucu yönetmek zorunda olduğumuz vehmini sarsıyor. Elimizden geleni yapmak ile istediğimiz sonucu garanti etmek aynı şey değil. Dedemin meyvalığını düşündüğümde bu ayrım gözümün önünde somutlaşıyor. Bir ağacı dikebilir, sulayabilir, bakımını yapabiliriz; çiçek açacağı günü bütünüyle buyruğumuza alamayız. Emeğimiz yine de anlamını korur. Elimizden geleni yapmaktan vazgeçmeden sonucunun sınırını kabul etmek, insanın hem gücünü hem kırılganlığını tanımasını gerektirir. Bu, ne teslimiyet ne de sınırsız kudret iddiasıdır. Daha ölçülü, daha zahmetli bir insanlık hâlidir. Belki toprağa yakın yaşamak, insana biraz da kendi ölçüsünü hatırlatır.

Akşam olduğunda telefon yine titreyecek. Ekranda başkasının başarısı duracak. Sabahki mesaj hâlâ cevap bekliyor olabilir. Bunları düşünmek hiçbirini ortadan kaldırmayacak; ertesi günü de kusursuz yapmayacak. Belki cevap vermeden önce biraz duracağız. Kırıldığımız için kırmak zorunda olmadığımızı hatırlayacağız. Beğenilmek için doğru bildiğimizden vazgeçmek zorunda olmadığımızı da. İyi insanın nasıl olması gerektiğini konuşmanın bir sınırı var. Bir noktada davranmak gerekiyor. Mutluluğu düşman ilan etmeden onu her kararın tek hakemi yapmamak mümkün. Hayatın bize ne vereceğini bilmiyoruz. Yine de bir dosta dönebilir, bir yanlışı düzeltebilir, hak etmediğimiz bir payeyi geri verebiliriz. Bunun için hayatın bütünüyle yoluna girmesini beklemek gerekmiyor. Belki insanlık, bu ilgiyi her sıradan gün yeniden seçebilme cesaretinde saklıdır.

Dedemin hatırası bende biraz da böyle yaşıyor: Dünyaya hangi mesafeden bakacağımı sorduğumda, beni yeniden kendimin yanına çağırıyor. Kelikin yanından geçen arkı, elma dallarının gölgesini düşünüyorum. Aramızdaki yıllar yerinde duruyor; ona duyduğum yakınlık, bugün hem kendime hem de bir başkasına nasıl davranacağımın içinde yeniden hayat bulabiliyor. Çocukluğumda uzandığım o elma dalı, belki hâlâ bir yerden elimi tutuyor.

Telefon elimizdeyken kaçamayacağımız küçük soru da burada bekliyor: Şimdi kime ve neye kayıtsız kalmamayı seçeceğiz?

 

Güncellenme Tarihi
  • 27 Eylül 2026, 09:47
Yazının Adı
İnsan ve Kayıtsızlık