Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve İlişkide Mesafe

İnsan ve İlişkide Mesafe

Bazı cümleler insanın zihnine çivi gibi çakılır. Mesela yakında sayın Dr. Gülcan Özer’in bir sohbetinde duyduğum; “en mutlu olduğun an adamın evde olmadığı an” cümlesi de öyle. Sert, rahatsız edici, hatta biraz haksız gibi geliyor önce. Ama tam da bu yüzden güçlü bir ifade. Çünkü birçok ilişkinin canını yakan gerçeği yüzümüze vuruyor: Bazen insanlar birlikte oldukları için değil, ayrılmayı göze alamadıkları için yan yana kalıyor. O zaman da ilişkinin adı aşk, evlilik ya da sadakat olmaz; sadece alışkanlık olur diyor uzmanlar. Alışkanlık ise insanı bir süre taşır, ama pek az ilişkiyi gerçekten yaşatır.

Bugün sağa-sola kaydırılan, engelleme ya da ateş atma ve benzeri bir ekran alışkanlığına indirgenen ilişkiler üzerine konuşurken en büyük hatayı belki de burada yapıyoruz. Günün ilişkilerinin kısalığı, yüzeyselliği ve geçiciliğinden hareketle olsa gerek bir ilişki uzun sürdü diye başarılı sayıyoruz. Oysa süren her şey iyi değildir. Kırk yıl aynı evde kalmak, kırk yıl birbirini görmek anlamına gelebilir mi? Bazen insanlar aynı masada oturur, aynı yatağı paylaşır, aynı çocukların ebeveyni olur ama birbirine çoktan yabancılaşmıştır. Evin içinde sadece görev paylaşımı kalmıştır. Bir taraf faturaları öder, öbürü market listesini yapar; konuşulan şeyler de duygular değil, ihtiyaçlardır. Böyle bir düzen yürür mü sizce? Elbette yürür. Ama yürüyen her şey yaşayan bir şey midir, asıl soru bu değil mi?

İlişkinin en sarsıcı hakikati ve tek yalın gerçeği şu olabilir: Bitebilir. Evet, en romantik cümle bu değil. Ama en dürüst cümlelerden biri bu. İlişkiyi kıymetli yapan şey biraz da bu zaten. Sonsuz sanılan her şey gevşer. “Nasıl olsa burada, nasıl olsa gitmez, nasıl olsa katlanır” diye düşünüldüğü anda özen azalır. Nezaket azalır. Dikkat azalır. İtina azalır. Merak azalır. Oysa bir ilişki, bitebileceğini bildiğiniz halde sürdürmeyi seçtiğiniz zaman gerçek bir anlam kazanır. Kalmak mecburiyet değil, tercih olduğunda insan karşısındakine başka türlü davranır.

Belki de bu yüzden en temel mesele aşk değil, itina. Aşk yüksek bir duygu olabilir; gelir, çarpar, aklı karıştırır, insanı olduğundan daha cesur ya da daha kör hale getirebilir. Ama ilişki dediğimiz şey gündelik hayatın içinde kurulur. Yorgunken, canın sıkkınken, işin kötü giderken, ev dağınıkken, çocuk ağlarken, para yetmezken, biri bir şeye kırılmışken kurulur. Yani mesele, birine vurulmak değil; o insanla hayatın ağırlığını taşırken nasıl biri olduğundur. Asıl karakterimiz tam da orada ortaya çıkar.

İlgiyle dinlediğim Özer’le sohbetin sonunda göz attığım Eric Berne’nin diliyle söylersem, insan ilişkiye her zaman sadece yetişkin yanı ile girmez. Bazen içimizdeki ürkek çocuk konuşur, bazen buyurgan ebeveyn, bazen de serinkanlı yetişkin. Mesele şu ki yakınlık arttıkça o dengeli ses kolayca yorulur; yerine eski kırgınlıklar, çocukça korkular ya da yıllardır içimize yerleşmiş sert hükümler konuşmaya başlar. Bu yüzden birçok tartışma bugünün değil, içimizde hâlâ yaşayan dünün dilidir aslında.

Yakın ilişki insanın en cilalı tarafını değil, en ham tarafını gösterir. Kıskançlığımızı, rekabetimizi, sahiplenme arzumuzu, görülme ihtiyacımızı, terk edilme korkumuzu ortaya döker. Dışarıda gayet makul, zarif, ölçülü biri olabiliriz; ama evin içinde ses tonumuz değişir, sabrımız kısalır, dilimiz sertleşir. Çoğu insan karşı komşusuna gösterdiği nezaketi evde sevdiğine göstermez. Çünkü yakınlıkla beraber sınırlar silinir. “Nasıl olsa anlar”, “Nasıl olsa alınmaz”, “Nasıl olsa benim…” diye düşünürüz. Oysa tam da en yakınımızdaki insana daha çok dikkat etmemiz gerekir. Çünkü en derin yaraları genellikle yabancılar değil, evin içindeki dil açar.

Bu yüzden ilişkide ihtiyaç duyduğumuz şey soğuk bir mesafe değil, samimiyetli bir mesafedir. Yani boğmayan bir yakınlık, hem yeterince uzak hem gereğince yakın. Birbirine yapışmadan yakın olabilmek. Her şeyi birlikte yapmak zorunda hissetmeden bağlı kalabilmek. Her duyguyu aynı anda paylaşmadan birbirini duymaya devam edebilmek. İlişkilerin önemli bir kısmı, iki insanın birbirine ne kadar benzediğiyle değil, ne kadar alan tanıyabildiğiyle ilgili. Bilmek değil tanımak. Bu iki kelimeyi ayrıca bir başka yazıya saklıyorum ama bilmek deneyim gerektirmez ama tanımak yaşanmışlık gerektirir. Karşınızdaki insanın ayrı bir iç dünyası olduğunu unuttuğunuz anda, onu sevmeyi değil yönetmeyi seçersiniz. Yönetilen yerde ise ne arzu kalır ne de saygı.

Belki de yakınlığın en zor tarafı burada başlar: İnsan sahici temas yerine çoğu zaman küçük ilişki düzeneklerine sığınır. Günlük ritüeller, tanıdık roller, tekrar eden kırgınlıklar bir süre ilişkiyi taşır; ama samimiyetin yerini tutmaz. Gerçek yakınlık, rol kesmeden konuşabilmektir. Küserek değil söyleyerek, imayla değil açıklıkla temas edebilmektir.

Burada kendimize dürüstçe sormamız gereken sorular var: Sevdiğiniz kişi sizden ayrı bir akşam geçirmek istediğinde bunu kişisel bir tehdit gibi mi algılıyorsunuz? Onun “hayır” demesine alan açabiliyor musunuz? Sizin keyfiniz kaçıkken karşınızdakinin iyi hissetmesine tahammül edebiliyor musunuz? İlişki çoğu zaman bu küçük anlarda kendini belli eder. Büyük kavgalar nadiren ansızın patlar; çoğu, uzun süre birikmiş küçük saygısızlıkların sonucudur.

Bir başka kritik mesele ilişkinin fizyolojik omurgası olan sadakat. Sadakat çoğu zaman ahlaki bir slogan gibi konuşuluyor. Oysa meseleyi biraz daha çıplak haliyle görmek lazım: İnsan, bir ilişki içinde güvenli bir alan arıyor. Hayatın gürültüsünden, belirsizliğinden, yalnızlığından biraz olsun korunabileceği bir eşlik arıyor. Sadakat bu yüzden önemli. Çünkü sadece bedensel bir tercih değil; “Ben burada duruyorum” deme biçimi. Bir ilişkiyi taşıyan şey yalnızca arzu değildir, güven duygusudur. Güven sarsıldığında sadece bir olay olmaz; ilişkinin zemini kayar. Sonra insanlar neden aynı evde oldukları halde huzur bulamadıklarını anlamaya çalışır. Bir de insanın görülme açlığı var. Berne buna “stroke” diyor; kabaca, bir başkası tarafından fark edilme, tanınma, onaylanma ihtiyacı. İlişkilerin bazı kırılmaları büyük ihanetlerden önce bu küçük açlıklarda başlar. Birinin size yeniden bakması, sizi istemesi, sizi fark etmesi bazen aşk sanılır; oysa kimi zaman sadece uzun süredir aç kalmış bir benliğin “nihayet görüldüm” sevinci vardır orada.

Ama sadece fizyolojik omurga dik durmak için yetmez. İlişkinin yıkılmaması için duygusal omurga yani nezaket de gerekir. Hatta belki daha çok nezaket gerekir. Bir ilişkide sevgi bazen dalgalanır, arzu azalır, hayat zorlaşır; ama dil bozulduğunda çok şey bozulur. Sürekli küçümsenen, alay edilen, sözü kesilen, duygusu hafife alınan bir insan zamanla kapanır. Kapanan insan da ya susar ya patlar. Sonra herkes iletişim probleminden söz eder. Oysa kimi zaman problem iletişim değil, kibarlıktan vazgeçmiş olmaktır. İnsanın kendine sorması gereken sorulardan biri: Ben evin içinde nasıl konuşuyorum? İş arkadaşlarıma kurduğum cümleleri sevdiğime niye kurmuyorum? Üstelik çiftler çoğu zaman açık konuşmuyor; ima ediyor, yokluyor, cezalandırıyor, geri çekiliyor. Söz başka, niyet başka olabiliyor. “İyiyim” denirken iyi olunmuyor mesela; mesele bilgi vermek değil, karşı tarafın anlamasını beklemek oluyor. İlişkinin yorucu taraflarından biri de bu gizli alışverişlerdir.İnsan duyulmak isterken bilmeceye dönüşebiliyor vesselam.

Aşk ile ilişkinin aynı şey olmadığını kabul etmek de büyütücü bir yüzleşme. Aşk çoğu zaman görmeyi değil, seçerek görmeyi sağlar. İnsan aşıkken karşısındakini değil, biraz da kendi ihtiyacını sever. Görülmek, arzulanmak, seçilmek, özel hissetmek ister. İlişki ise o ilk büyünün ötesine geçmeyi talep eder. Filmlerin bittiği yer tam da hayatın başladığı yerdir. Asıl mesele, kavuşmak değil; kavuşmadan sonra ne yapacağını bilmektir. Çünkü beraberlik kendiliğinden ilerlemez. Emek ister, uğraş ister, güncelleme ister.

Bir de fiziksel yakınlık ve duygusal çekim meselesi var; çoğu çiftin etrafında dolaşıp doğrudan konuşmakta zorlandığı o hassas alan. Uzun süreli ilişkilerde yakınlık kendiliğinden canlılığını korumaz. Tekdüzelik zamanla ilişkinin heyecanını azaltabilir. Yorgunluk, kırgınlıklar, gündelik sorumlulukların artması, ebeveynlik ve yaşamın getirdiği çeşitli yükler derken insanlar birbirine temas etmeyi, yakınlık göstermeyi bile erteleyebilir hale gelir. Oysa ilişkilerde yakınlık yalnızca belirli anlarla sınırlı değildir. Birbirine ilgiyle bakmak, küçük jestlerde bulunmak, samimi bir temas kurmak, merak duygusunu canlı tutmak da bu bağın önemli parçalarıdır. Pek çok ilişkide asıl kayıp, yakınlığın sıklığından önce, çiftler arasındaki o sıcak ve canlı iletişim dilinin zayıflamasıdır. İki insan birbirine yalnızca günlük sorumlulukları paylaşan kişiler gibi davranmaya başladığında, ilişkinin taşıdığı özel fiziksel çekim de zamanla sessizce geri çekilebilir.”

İlişkinin çetin taraflarından biri de şudur: Kimi zaman bitmesi, kötü yaşandığı anlamına gelmez. Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü bize uzun süre, biten her ilişkinin başarısızlık olduğu öğretildi. Oysa bazı ilişkiler gerçekten tamamlanır. İnsan değişir. İhtiyaçlar değişir. Hayata bakış değişir. Bazen biri büyürken öbürü başka bir yöne gider. Burada asıl mesele bitip bitmemesi değil, nasıl yaşandığı ve nasıl bitirildiğidir. Öfke nöbetleri, aşağılamalar, intikam hesapları çoğu zaman ilişkinin kendisinden çok, kişinin kendi yarasıyla ilgilidir. Bu yüzden bir ayrılıktan sonra sorulacak en önemli soru “Bana bunu niye yaptı?” değil, “Ben burada neyi tekrar yaşadım?” olabilir.

Burada Berne’nin “oyun” dediği şeye baksak iyi olacak galiba: Sonu baştan aşağı tahmin edilebilen, ama yine de dönüp dönüp oynanan ilişki kurgularına. Biri hep susar, öbürü hep üzerine gider. Biri hep geç kalır, öbürü hep değersizlik hissine düşer. Biri kurtarıcı olur, öbürü mağdur; sonra roller değişir, hikâye aynı kalır. İnsanı yoran çoğu zaman tek bir kavga değil, o kavganın hep aynı yerden  tetikleniyor, kuruluyor olmasıdır. Çünkü insanın kaderi yalnızca karşısına çıkan kişilerden ibaret değildir; sık sık aynı senaryoyu başka oyuncularla da oynar. Biri gider, bir başkası gelir; iş değişir, mekan değişir, dekor değişir, isim değişir, şehir değişir, ama duygu ve kurgu değişmez. Yine değersiz hissedersiniz, yine terk edilme korkusu yaşarsınız, yine çok verip az aldığınızı düşünürsünüz. İşte orada dönüp kendimize bakmamız gerekir. Çocukluk elbette önemlidir; sevgiyle, güvenle, sınırla ilk tanıştığımız yer orasıdır. Ama çocukluk kader değildir. Kimse bizi sihirli şekilde iyileştiremez. Sevgi elbette destek olur, el tutar, güç verir; ama kapıyı bizim parmak izimiz açar. Başkasından beklediğimiz şifa çoğu zaman gecikmiş bir çocukluk talebidir. Berne buna yaşam senaryosu diyormuş: İnsanın çok erken yaşlarda, daha hayatı tam bilmeden kendine yazdığı iç hikâye. “Ben nasıl olsa sevilmem”, “yakınlık sonunda can yakar”, “ben hep fazla veririm” gibi cümleler bazen yüksek sesle kurulmaz; ama insanın seçimlerini sessizce yönetir. Yetişkin olduğumuzu sanarken, bazen çocukken ezberlediğimiz satırları oynarız. Belki de sırf bu yazdığımız senaryolar yüzünden bazılarımız huzurlu ilişkiye denk geldiğinde sıkılır, bazıları sevildiğinde şüphelenir, bazıları tam yakınlaşacakken ortalığı karıştırır. Çünkü iyi olan değil, tanıdık olan güvenli sanılır. Yani demem o ki insan bazen bir kişiye değil, çocukluğundan tanıdığı duyguya gider. Karşısındakini değil, eski hayatından bildiği iklimi seçer.

Kısırdöngü de tam burada kuruluyor. Eş değişir, şehir değişir, yaş değişir, ama son yine tanıdık gelir. Bir kez daha aynı kapıda bekler, aynı korkuyla susar, aynı yerden kırılırsınız. O yüzden soruyu sadece “Neden hep böyle insanlar beni buluyor?” diye sormak yetmez; bazen “Ben neden hep aynı hikâyenin yolunu buluyorum?” diye sormak gerekir. İyi haber şu: Senaryo fark edildiği anda kader olmaktan çıkmaya başlar.

Belki de bu haftanın yazısının en can yakıcı cümlesi ve sorusu şu: İlişki insanı ucuzlatabilir mi? Kesinlikle evet. Kıskançlaştırır, küçültür, kontrolcü yapar, gurursuzlaştırır, bazen de kendine yabancılaştırır. Ama aynı ilişki, insana kendi ucuz taraflarını gösterdiği için kıymetli de olabilir. Çünkü insan ancak gördüğü şeyi dönüştürür. Kendinizin hangi hallerini bir ilişkide ortaya çıkardığınızı fark ettiğinizde, biraz daha pahalı bir insana dönüşme şansınız olur. Daha ölçülü, daha dürüst, daha net, daha nazik, daha cesur birine.

Bu yüzden mesele sadece doğru kişiyi bulmak değil. Mesele, bir ilişkide nasıl birine dönüştüğünüzü fark etmek. Bugün bir ilişkinin içindeyseniz kendinize soracaklarınız çok: Bu ilişki beni genişletiyor mu, daraltıyor mu? Ben burada daha çok ben olabiliyor muyum, yoksa sürekli tetikte miyim? Eski bir ilişkiyi düşünüyorsanız şunu sorun: Orada gerçekten kimi sevdim; karşımda duran kişiyi mi, onun bana hissettirdiği şeyi mi? Ve belki en önemlisi: Ben sevilmek isterken sevmeyi ne kadar biliyordum?

Belki olgun ilişki dediğimiz şey de budur: Oyunsuz, cezasız, aşağılamasız bir temas kurabilmek. Ne tamamen yapışmak ne de tamamen kaçmak. Hem kendin olmak hem ötekine yer bırakmak. Mesafe burada soğukluk değil; yakınlığın boğulmadan yaşayabildiği temiz hava gibi bir şey.

Yazıyı bitirirken belki de ilişkiler üzerine kesin cevaplardan çok, insanın kendi içinde yavaşça fark ettiği bazı gerçekler kalacak, kim bilir. En yakın olduğumuz insanlara bazen en büyük nezaketi, bazen de farkında olmadan en büyük hoyratlığı gösterebiliriz. Kimi zaman ilişkide bizi tutan şey sevgi olur; kimi zaman alışkanlık, güvenlik hissi ya da kaybetme korkusu. Bazı tartışmalar yalnızca bugünün meselesi değildir; geçmişten taşınan kırgınlıkların bugünkü yankıları olabilir. Ve bazen çiftler, ilişkinin duygusal sıcaklığını beslemek yerine sadece hayatı birlikte organize eden iki kişiye dönüşebilir. Hatta bir ilişkinin sona ermesi korkusu, yalnızca bir insanı kaybetmekten değil, o ilişkinin içinde kurduğumuz kendilik hikâyesinin dağılmasından da beslenebilir.

Bu farkındalıkların hepsi bir anda ve net biçimde ortaya çıkmaz. Zaten insanın kendine dair en önemli kavrayışları çoğu zaman sessizce, zaman içinde belirir. Belki de ilişkilerden beklememiz gereken asıl şey kusursuz bir mutluluk değil; bize kendimizi daha dürüst, daha olgun ve daha şefkatli bir gözle görebilme imkânı sunmalarıdır.”

Neyse son söz şu olsun: İnsan insan olur ne var ki yaşı kırkı bulur.

Güncellenme Tarihi
  • 10 Mayıs 2026, 07:26
Yazının Adı
İnsan ve İlişkide Mesafe