Nihat Sırdar’ın radyo programında denk geldiğim efsanevi bir o kadar da düşündürücü diyaloglardan biri şöyleydi. Gelecekte ne yapacağı sorusuna dinleyici şöyle diyordu:
- “İleride evleneceğim”
- “Neden?”
- “Nafaka almak için.”
Düğün salonunda ışıklar sönüyor. Dev ekranda çiftin “tesadüfen” tanıştığı anı anlatan kısa film başlıyor; oysa film üç kamerayla çekilmiş, gün batımı ayrıca renklendirilmiş, tesadüf ise yedi kez tekrarlanmış. Masalarda isim kartları, havada drone, parmaklarda maaş hesabını utandıran yüzükler var. Her şey “sözde-aşkın” varlığını kanıtlamak için kusursuz. Bir tek gelinle damat, pasta kesildikten sonra servis asansörünün yanında kavga ediyor: Paylaşılan videoda kimin ailesi daha az görünecek? Modern evliliğin trajedisi tam da burada başlıyor: Birbirimize yaklaşmak için kurduğumuz sahne, sonunda birbirimizi göremeyeceğimiz kadar ışıklı, değil mi?
Evlilik elbette hiçbir zaman bütünüyle masum bir sevgi mabedi değildi. Yüzyıllar boyunca mülkün, soyun, emeğin ve aile ittifaklarının düzenlenmesiydi. Yeni olan, hesabın ortadan kalkması değil; hesabın aşk kılığına girmesi. Bugün “doğru kişi” dediğimizde yalnızca sevdiğimiz kişiyi kastetmiyoruz. Eğitimine, gelirine, çevresine, bedenine, ailesine, duygusal dayanıklılığına ve beş yıl sonraki muhtemel değerine bakıyoruz. Kalp çarparken içeride görünmez bir komite, hani şu güldür-güldür skeçlerindeki gibi, toplanmış dosya inceliyor: Bu birliktelik yaşam standardımı yükseltir mi, çevremde nasıl görünür, kriz anında beni taşır mı? Aşk ilanı ile yatırım-fizibilite raporu aynı cümlede buluşuyor.
Bu yüzden ilk buluşmalar giderek romantik bir karşılaşmadan çok, kravatın çıkarıldığı bir iş görüşmesine benziyor. Kahve soğumadan sorular geliyor: Nerede oturuyorsun, ne iş yapıyorsun, yurt dışı düşünüyor musun, çocuk istiyor musun? Soruların kendisi makul; tuhaf olan, karşımızdaki insanın cevabını dinlemekten çok kutucuk işaretlememiz. Bir kahkahanın sıcaklığı, özgeçmişte açılan boşluğu kapatamıyor. Kimse kötü niyetli değil. Yalnızca herkes, duygusal hayatında “yanlış yatırım” yapmaktan korkan küçük bir fon yöneticisine dönüşmüş durumda. Şanslılar vardır elbet ancak geneli böyle değil mi?
İdeal eş aynı zamanda taşınabilir bir sosyal sermaye paketi. Doğru sofralara davet edilmemizi, doğru semtte oturmamızı, doğru insanlarla tanışmamızı sağlayacak; aile albümünde güven, şirket yemeğinde itibar, arkadaş grubunda hafif kıskançlık üretecek. Evlilik böylece iki kişinin ortak hayatından önce, iki özgeçmişin birleşmesi oluyor. “Birlikte büyümek” sözü de masumiyetini yitiriyor: Büyümek derken birbirimizin ruhuna alan açmayı mı, yoksa daha büyük eve, daha parlak çevreye ve daha etkileyici tatil fotoğraflarına ulaşmayı mı kastediyoruz? Gelecek planı kurmak başka şey; karşındaki insanı gelecekteki refahın peşinatı saymak başka. Birincisinde yol arkadaşlığı var, ikincisinde ise vade.
Yine de bütün bu hesabı yalnızca görgüsüzlük ya da duygusal açgözlülük diye açıklamak kolaycılık olur. Kiranın tek maaşı yuttuğu, bakımın pahalı, yalnız yaşamanın lüks sayıldığı bir düzende evlilik bazen aşk yuvasından önce gayri-resmî bir sosyal güvenlik kurumu durumunda. İki gelir, tek ev; hastalıkta ücretsiz bakım, işsizlikte geçici sigorta. Üstelik herkes ilişkiye aynı çıkış kapısıyla girmez: Parası, evi ve destek çevresi olan için “kendini seçmek” özgürleştirici bir slogan olabilir; ekonomik bağımlılığı ve bakım yükü olan için ayrılık doğrudan barınma krizidir. Bu nedenle eş seçimindeki hesap her zaman kibirden değil, korkudan doğar. Sorun güvence aramak değil; bir insanın değerini yalnızca sağladığı güvenceye indirmektir. Piyasa önce hayatı güvencesizleştiriyor, sonra o güvensizlikten kurtulmanın romantik çözümünü satıyor.
Tüketim kültürü bize yalnızca ne satın alacağımızı öğretmedi; nasıl seçeceğimizi, ne kadar çabuk sıkılacağımızı ve memnuniyetsizliği nasıl hak sayacağımızı da öğretti. Telefon alırken yaptığımız karşılaştırmayı eş seçerken de yapıyoruz: Daha uyumlusu, daha neşelisi, daha başarılısı, daha az bagajlısı acaba bir sonraki kaydırmada mı? Seçenek bolluğu özgürlük gibi görünüyor, fakat her seçimin kulağına şu kuşkuyu fısıldıyor: Biraz daha beklersen daha iyisi çıkabilirdi. Böylece insan birine “evet” dediği anda binlerce ihtimale “hayır” demiş olmanın yasını tutuyor. Bağlılık, sevincin değil kaçırılmış fırsatların muhasebesine dönüşüyor.
Piyasanın en sevdiği müşteri, aldığından tam emin olmayan müşteridir. Romantik piyasanın da öyle. İlişkiler artık kolay bağlanıp hızla çözülebilen düğümler hâlinde: Yakın olalım ama alanıma girme; sadık olalım ama seçeneklerim kapanmasın, beni olduğum gibi sev ama gelişimime de yatırım yap. Kapı hem kilitli hem aralık kalsın istiyoruz. Çünkü güvence arıyoruz, fakat güvencenin getirdiği sorumluluğu özgürlüğümüze saldırı sayıyoruz. Sonuçta iki kişi aynı evde birbirine yaslanmıyor; çıkış levhasını görebilecek açıyla oturuyor.
Üstelik modern eşten beklenen görev tanımı insan ölçeğini çoktan aştı. O kişi hem sevgili, hem en iyi arkadaş, hem terapist, hem kariyer danışmanı, hem macera ortağı, hem iyi ebeveyn, hem ekonomik güvence, hem de cinsel gizem kaynağı olacak. Bizi sakinleştirirken heyecanlandıracak, bütün yaralarımızı anlayacak ama kendi yaralarıyla fazla meşgul etmeyecek. Bir zamanlar bir mahalleye, geniş aileye ve dost çevresine dağıtılan ihtiyaçlar şimdi tek kişinin omzuna yükleniyor. Ardından o kişi yükün altında sendeleyince hayal kırıklığına uğruyoruz: “Değişti.” Hayır, belki de değişmedi; yalnızca insan olduğu ortaya çıktı.
İşte o anda sevilen kişi, üzerinde çalışılacak projeye dönüşüyor. Daha iyi giyinmeli, daha çok kazanmalı, öfkesini yönetmeli, şöyle konuşmalı, böyle oturmalı, sosyal ortamlarda daha parlak olmalı, spora başlamalı, terapiye gitmeli, ailesine sınır koymalı. Bunların bazıları gerçekten gerekli olabilir. Fakat ilişkinin dili sürekli “potansiyel”den söz ediyorsa, sevgi bugünkü insana değil gelecekteki sürümüne yönelmiş demektir. Öyle değil mi? Eşimizle yaşamıyor, onun güncellemesini bekliyoruz. Her akşam küçük bir performans değerlendirmesi, her tartışma eksik hedefler toplantısı. Ev, iki kalbin sığınağından çok, insan kaynakları departmanına benziyor.
“İlişki emek ister” sözü doğrudur; fakat çağımız her doğruyu bir mesai rejimine çevirmekte ustadır. Bir anda yakınlığın hedefleri, kontrol listeleri ve üç aylık değerlendirmeleri belirir. Planlı kaliteli zaman, planlı spontane kaçamak, planlı tutku: Takvim davetiyle gelen kendiliğindenlik. Sonra taraflar sevgili olmaktan çok, evlilik adlı girişimin ücretsiz çalışanlarına benzer. Biri daha fazla duygusal mesai yaptığını, diğeri daha çok maddi risk aldığını söyler; gecenin sonunda sarılmak bile alacak verecek hesabına yazılır. Oysa bakım vermek ile sürekli performans göstermek aynı şey değildir. İlki karşındakinin kırılganlığına yer açar, ikincisi onu memnuniyet anketine çevirir. Aşkın bakım istediği doğru; ama denetlenme altında hiçbir canlı gibi o da serpilmez.
Bu performansın vitrini sosyal medya. Orada kahvaltılar hep beyaz çarşaf üzerinde, tatiller hep gün batımında, evlilik teklifleri hep şaşkınlıkla karşılanıyor. Kimse aynı fotoğraf çekilene kadar geçen on yedi dakikalık sessiz öfkeyi paylaşmıyor. “İyi ki”lerle dolu yıldönümü metninin hemen öncesindeki mesaj belki de şu: “Bunu şimdi konuşmayalım, annemler görecek.” Mutluluğun yaşanması yetmiyor; dolaşıma sokulması, beğeni toplaması ve başkalarında hafif bir eksiklik hissi yaratması gerekiyor. Çift, birbirine bakmaktan önce kendisini dışarıdan izliyor. Aşk, mahremiyetini kaybettikçe marka değerini kazanıyor.
Romantik semboller tam da bu yüzden çoğalıyor: dev buketler, sürpriz kaçamaklar, tektaşın yakın planı, kalabalık önünde diz çökmeler. Sembol kötü değil; bazen söyleyemediğimizi taşır. Ama sembol ilişkinin yerine geçtiğinde, gül buketi dün gece duyulmayan cümlenin üstüne bırakılmış pahalı bir battaniye olur. Yakınlık ise daha gösterişsiz ve algoritmaya daha az uygundur: Hastane koridorunda sabaha kadar beklemek, aynı hikâyeyi dördüncü kez dinlemek, karşıdakinin korkusunu hemen çözülecek bir arıza saymamak. Bunlar fotoğrafta sönük çıkar. Zaten “gerçek yakınlığın” reklam bütçesi yoktur.
Bir başka açmaz da güvenlik ile arzuyu aynı odada zorla barıştırma çabamız. Evlilikten bizi belirsizlikten kurtarmasını, aynı zamanda ilk günkü bilinmezliği sonsuza dek korumasını bekliyoruz. Oysa arzu biraz mesafe, merak ve başkalık ister; güven ise tanıdıklık, tekrar ve öngörülebilirlik. Karşımızdakinin her düşüncesini bilmek, her hareketini izlemek, her şifresine sahip olmak bize emniyet duygusu verebilir; ama bütünüyle denetlenmiş bir insanın sürprizi kalmaz. Sevdiğimizi kaybetmemek için onu saydamlaştırıyor, sonra neden artık gizemli olmadığını soruyoruz. Kafesi altınla kaplamak, içindeki canlıya gökyüzü sağlamıyor (hatırlarsınız o deyimi).
Bireyselleşme bu gerilimi daha da keskinleştirdi. Artık evlilik yalnızca birlikte hayat kurmanın değil, kişisel kimliğimizi doğrulatmanın da aracı. Eşimin beni seçmesi, benim değerli olduğuma ilişkin halka açık bir sertifika gibi işliyor. Bu nedenle reddedilmek yalnızca bir ilişkinin bitmesi değil; benlik notumuzun düşmesi oluyor. Bir aldatma bazen bedenden önce kimliği yaralıyor: “Demek ki yeterli değilmişim.” Böyle anlarda ihanetin ne anlattığını sormaktan önce rakibin fotoğraflarını büyütüyor, kendi yüzümüzde değer kaybının izini arıyoruz. Aşk acısı bile karşılaştırmalı bir piyasa raporuna benziyor.
Ayrılık geldiğinde piyasa mantığı bu kez tasfiye memuru kılığına giriyor. Bir zamanlar bizi herkesten iyi tanıyan kişi, en zayıf yerlerimizi herkesten iyi vurabilecek kişiye dönüşüyor. Ortak anılar delil dosyasına, eski mesajlar mühimmata, arkadaşlar tanığa çevriliyor; sosyal medyada fotoğraflar silinirken geçmiş de tek taraflı olarak yeniden yazılıyor. Çocuk varsa, bazen o da bu çirkin muhasebenin canlı dekontuna dönüştürülüyor: Haber taşıyor, taraf seçmeye zorlanıyor, yetişkinlerin öfkesine tanıklık ediyor. İki kişi eş olmaktan vazgeçerken çocuğun anne ve babası olarak kalmak zorunda olduklarını unutuyor. Elbette şiddetin, istismarın ve ağır ihlallerin adını açıkça koymak gerekir. Fakat her bitişte karşımızdakini bütünüyle canavarlaştırmak başka bir şey: Kendi seçimimizin, yanılgımızın ve yasımızın ağırlığından kurtulmak için bütün kötülüğü ona zimmetlemektir. Dün “beni en iyi o anlıyor” dediğimiz insanın bugün doğuştan zalim olduğuna inanmak rahatlatıcıdır; çünkü ilişkinin çöküşündeki payımızı, sevginin sıradan aşınmasını ve bazı hikâyelerin suçlu olmadan da bitebileceğini düşünmek çok daha zordur. Böylece evlilik biter, fakat yakınlık son bir kez daha kullanılır: Bu defa birbirini anlamak için değil, birbirini yaralamak için.
Elbette kimse sevgisiz, güvencesiz ya da geleceksiz bir evliliği savunmak zorunda değil. Sorun beklentilerimizin yüksek olması da değil; her beklentiyi ölçülebilir bir hizmete çevirmemiz. İlişkiye “bana ne katıyor?” diye sormak meşru, ama tek soru bu olduğunda yanımızdaki kişi kolayca çıkarılabilir bir kaleme dönüşür. Sevginin rahatsız edici tarafı tam da yatırım mantığına uymamasıdır: “Getirisi garanti değildir, riski sıfırlanamaz, vadesi önceden bilinmez”. Gerçek bir başkası, bizim ihtiyaç listemizin ete kemiğe bürünmüş hâli değildir. Bizi bazen bozar, geciktirir, sınırlar ve şaşırtır. Yani verimsizdir; bu yüzden insandır.
Günümüz evliliklerinin krizi, aşkın tamamen ölmesi değil; aşkın yönetilecek bir yatırıma ve portföye dönüşmesi. İlişkiyi sürekli optimize ederken temas etmeyi, mutluluğu kanıtlarken yaşamayı, geleceği güvenceye alırken bugünü paylaşmayı unutuyoruz. Belki çağımızın asıl sadakatsizliği başka bir bedene gitmekten önce başlıyor: Yanımızdaki insanı, durmadan piyasadaki ihtimallerle kıyasladığımız anda. Düğün salonundaki drone hâlâ kusursuz çifti kaydediyor olabilir; asıl soru, kamera kapandığında geride birbirine bakabilen iki insan kalıp kalmadığı, öyle değil mi? Çünkü insan sevilecek biri olmaktan çıkıp değerlendirilecek bir varlığa dönüştüğünde, evlilik sürse bile yakınlık çoktan boşanmıştır.
Haklı olmak yerine anlamayı, suçlamak yerine çözüm üretmeyi, susmak yerine konuşmayı, kırıp geçmek yerine onarmayı seçen, sevginin sadece bir duygu değil, bir emek olduğunu yaşay(t)an, ilişkisine “Ben böyleyim.” diye bir son değil “Biz bunun üstesinden nasıl geliriz?” diye başlayan, bir gelecek vardır diyenlerle karşılaşmanız dileğimle...