Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve Değersizleştirme

İnsan ve Değersizleştirme

Üniversite öğrencisiyim; zorlu bir ders zorlu bir hoca… Çoğunluğumuzun korktuğu bulaşınca fena bulaşan, derste bir sağa bir sola savuran cinsten. Devam mecburiyeti olmasa da biz bir avuç gafil, her türlü alaya, küçük görmeye dayanıp güç bela devam ediyoruz derse. Kafamız basmasa da konular kaçmasın. Bir gün problem çözmeye tahtaya kaldırdı beni, en arkada oturuyorum, ben olduğunu hemen anladım “sen” deyince, arkamda sadece duvar var.  Kalbim yerinden çıkacak. Çetin, çetrefil ve titreten bir soru, ne hikmetse çözebildim, hocadan daha çok ben şaşırdım nasıl çözdüğüme. Beni bir avuç öğrencinin önüne getirdi, eli omzumda “işte profesör olacak adam” dedi, gururlandım. Arkadaşlarımın “hadi iyisin” bakışları altında keyifle yerime oturdum. Üç hafta sonra yine bir avuç olmanın talihsizliğiyle kaldırdı beni tahtaya. Hoca zaten “yaşayan problem”, tahtadaki problem hocadan daha fazla çetin. Öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı, hoca ensemde boza pişirmeye çoktan başladı. Terden sırılsıklam durumdayım, utançtan yerin dibindeyim. Çözemedim. Yine arkadaşların önüne aldı, eli omzumda değil. Sınıfın önünde “Santraldeki berberin yanında çırak bile olamazsın sen” dedi. Üç hafta önce profesör olacak adamdım halbuki. Boynum bükük, içim buruk yerime geçerken gözü bu sefer spor ayakkabılarıma takıldı. Çıraklık seviyesine düşürmesi yetmemiş anlaşılan, arkamdan bugün hâlâ kulaklarımda çınlayan “Reebok giymekle adam olunmuyor” dedi. Dönüp bir şeyler demek istedim; çünkü huyum kurusun otoriteyle başım hiç iyi olmadı, tam okkalı bir cevap verecektim, lise müdürümü hatırladım sustum. Lise müdürüm sanki o anda bu sınıfta başka bir bedende benle konuşuyordu. Ne garip, yatılı okul koridorunda arkadaşlarımın önünde, makamında misafirin yanında bize tokat atmaktan çekinmeyen, kendi hatalarını maşallah hiç görmeyen müdürüm de sık sık “sen adam olmazsın” derdi. Oysa ben kedimi baya efendi ve problem çözücü olarak bilirdim; ilkokulda öğretmenim bir piyes çalışmasında o zaman henüz 10 yaşında olan bana “çok yerinde bir gözlem, dediğin gibi yapalım” diyerek güvenebilmişti. Adam oldum mu olmadım mı ona dostlar karar versin, ben halimden pek memnunum.

Bir insanın değeri kaç soru, kaç puan, kaç lira, kaç beğeni, hangi pasaport eder? Böyle sorulunca tuhaf geliyor, değil mi? Oysa çağımız aynı soruyu her gün daha kibar kelimelerle soruyor: başarı, verimlilik, görünürlük, uyum.

İnsanı küçültmenin en kısa yolu da kanaatimce burada başlıyor: Onu tek bir sonuca indirgemek. Adının yerine numarasını, hikâyesinin yerine etiketini, varlığının yerine işlevini koymak. İnsan sayı olarak görülmeye başladığında, sayılmayan tarafları kolayca gözden çıkarılıyor.

Herkesin “en iyi hâli” olduğu bir dünyada, kimse kendisi olmaya yetmiyor. Türkiye’de büyüyen bir çocuk bu yetersizlik hükmünü üç ayrı sesten duyuyor: Ev, “Bizi mahcup etme” diyor; dünya, “Bize benzemedikçe tamamlanmış sayılmazsın” diyor; ekran ise ikisini birleştiriyor: “Kendin olabilirsin; yeter ki izlenmeye değer biri ol.”

Yaşamışsınız ya da gözlemlemişsinizdir. Değersizlik her yaşta aynı kelimelerle konuşmaz. Bazen yedi yaşındadır. Karne günü mutfakta çay buharı yükselirken babası kâğıda bakmadan önce “Arkadaşın kaç aldı?” diye sorar. Çocuk kötü bir not almadığını bilir; yine de sevincini katlayıp cebine koyar. O gün öğrendiği şey matematik değildir: Tek başına iyi olmak yetmez, birini geçmek gerekir.

Bazen on dört yaşındadır. Tahtada sorunun cevabını bildiği hâlde parmak kaldırmaz; geçen hafta yanlış söylediği bir kelimeye sınıf gülmüştür. Başka bir şehirden taşıdığı şivesini ağzında düzeltmeye çalışır. Bir süre sonra yalnız aksanını değil, merakını da saklar. Yıllar sonra bir toplantıda fikrini söylemeden önce hâlâ aynı sınıfın uğultusunu duyacaktır.

Bazen on yedi yaşındadır. Bir düğünde çekilen toplu fotoğrafı büyütür, yüzüne bakar ve kendisinin bulunduğu kareyi siler. Aynada gördüğü bedenle ekranda gördüğü bedenler aynı türe ait değilmiş gibi gelir. Kimse ona açıkça çirkin dememiştir; fakat filtreler, beden ölçüleri ve alaycı bakışlar onun yerine konuşmuştur.

Bazen yirmi üç yaşındadır. Bir konsolosluk sırasında elindeki dosyayı defalarca kontrol eder; hayatının dürüstlüğünü birkaç belgeyle kanıtlaması gerekiyormuş gibi hisseder. Yabancı bir şehirde arkadaşları kafeye oturduğunda fiyatların lira karşılığını zihninde hesaplar ve en ucuz şeyi bile söyleyemeyince “Tokum” der. O an yoksunluk yalnız cüzdanında değil, sesinde de duyulur.

Bazen otuz beş yaşındadır. Gece yatağında eski okul arkadaşlarının terfilerini, evlerini ve tatillerini izler. Ertesi sabah gelen ret e-postasını kapatır, ailesine iş görüşmesinin iyi geçtiğini söyler. Ya da yıllardır çocuklara, yaşlılara ve eve emek veren biridir; resmî formdaki “çalışmıyor” kutusunu işaretlerken bütün günlerinin görünmez sayıldığını hisseder.

Bazen altmış sekiz yaşındadır. Emekli olduğu ilk pazartesi erkenden uyanır ama gidecek yeri yoktur. Telefon daha az çalar; yıllarca adının önünde duran unvan çekilince adı da küçülmüş gibi gelir. Hastanedeki dijital ekranda sırasını alamadığında görevlinin sabırsız bakışı ona yalnız yavaş olduğunu değil, artık zamana ait olmadığını düşündürür.

Mekân, yaş ve araç değişir: sınıf panosu uygulama ekranına, komşu çocuğu küresel rakibe, iş kartı takipçi sayısına dönüşür. Fakat beden aynı küçük hareketlerle cevap verir: sesi kısılır, omuzları kapanır, fotoğraf silinir, “Tokum” denir, yardım istenmez. Değersizlik çoğu zaman “Sen değersizsin” diye bağırmaz. İnsana, bulunduğu yerde biraz daha az yer kaplamasını fısıldar.

Bu ölçüler yalnız bize uygulanmaz; biz de fark etmeden onları başkalarına devrederiz. Çocuğa kuzenini, çalışana unvanını, yaşlıya hızını, kendimize ekrandaki hayatları ölçü yaptığımız anda aynı düzen bizim elimizle sürer. Üstelik bunu çoğu zaman iyi niyetle yaparız: Çocuğu hazırlamak, çalışanı teşvik etmek, yaşlıya yardım etmek istediğimizi sanırız. Fakat iyi niyet, dar bir ölçünün yarasını ortadan kaldırmaz; bazen onu yalnızca görünmez kılar. Düzeni değiştirmek, önce hangi cetveli kullandığımızı dürüstçe fark etmekle başlar.

Bizde pek çok çocuk yalnız kendisi olarak değil, ailesinin dışarıdaki yüzü olarak büyütülür. Daha “Ben ne istiyorum?” sorusunu öğrenmeden “El âlem ne der?” sorusuyla tanışır. Usluysa iyi, itiraz ediyorsa nankör; kuzenini geçtiyse başarılı, geride kaldıysa tembel sayılır. Böylece eylem ile kimlik arasındaki sınır silinir. Bir sınavdaki başarısızlık zamanla bütün kimliğine yayılır: Çocuk artık yalnız başarısız olmamış, “başarısız biri” olmuştur.

Bu her zaman kötü niyetten doğmaz. Belirsizlik ve geçim kaygısıyla yaşamış anne babalar başarıyı çocukları için güvence sayabilir. Fakat korku ve utançla işleyen aile düzenlerinde çocuk, kendi vicdanından önce başkalarının yüzünü okumayı öğrenir. Sevgiyi başarıya ve uyuma bağlıymış gibi yaşadığında şu sonuca varabilir: Sevilmek için başarmalı, ait olmak için kendimden vazgeçmeliyim.

Çocuk bazen ailenin gururu, arabulucusu ya da uslu çocuğu rolüne yerleştirilir. Sadakat, vicdan ve empati gibi güzel özellikleri kendi hayatına karşı kullanılabilir. Başkalarının beklentilerine sığmak için sesini kısar; sonra içinde oluşan boşluğu kişilik kusuru sanır.

Sınav sistemi bu kültürü rakama tercüme eder. Merak, süreç ve karakter görünmez; sıralama görünür. Oysa başkalarıyla kıyas, gelişimi değil hiyerarşiyi gösterir. Çocuğa “Dünkü hâlinden ne öğrendin?” diye sormak yerine “Kaç kişiyi geçtin?” diye sorulduğunda başarı bir deneyim olmaktan çıkar, var olma ruhsatına dönüşür. En iyi değilse hiçbir şey olmadığına inandırılan çocuk, kürsüye çıksa bile içindeki hiçlikten inemez.

Sonra daha büyük bir sınıfa çıkarız. Tahtada ülkeler, üniversiteler, şirketler, pasaportlar ve para birimleri sıralanır. Bize ülkemizin “gelişmekte” ya da bir can dostumun ifadesiyle “gelişmeye direnen olduğu” söylenir. Bu, iktisadi bir sınıflandırma olabilir; fakat çocuğun kulağında kolayca varoluşsal bir hükme dönüşür: Henüz olmamışızdır. Geriden geliyoruzdur. Birilerine yetişince tamamlanacağızdır.

Bugün “yabancı hayranlığı” diye küçümsediğimiz tutumu değişmez bir millî karakterle açıklamak kolaydır; fakat eksik kalır. Bunun arkasında uzun ve sarsıcı bir karşılaşma tarihi vardır. Modernlikle en sarsıcı karşılaşmalarımızdan biri savaş meydanında yaşandı. Avrupa karşısındaki güç kaybı, özellikle on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren askerî reformları hızlandırdı; Tanzimat’la birlikte değişim hukuk, yönetim ve eğitime yayıldı. Fakat bu süreç düz, tek yönlü ve yalnız taklitten ibaret değildi.

Yine de Batı’nın topun menzili, ordunun düzeni ve devletin örgütlenme gücüyle görünmesi önemli bir iz bıraktı. “Onların ordusu daha güçlü” cümlesi zamanla “Onların kurduğu her şey daha doğru”, oradan da “Onlara benzeyen insan daha değerli” hükmüne sızabildi. Maddi üstünlükle manevi üstünlük aynı terazide tartılmaya başladı.

Değişim çoğu zaman merkezden ve devlet eliyle yürütüldü. Yeni hukuk, eğitim ve gündelik davranış kalıpları aktarılırken, kurumları canlı tutacak katılım biçimleri ve ara yapılar aynı hızla gelişmedi. Bazı dönemlerde yabancı dil ve Avrupaî hayat tarzı, bilgi kadar statü de sağladı. Modernliği kendisine yukarıdan bakan yeni bir yüz olarak gören halkın bir bölümü ise seçkinlerin yapmacıklığını alaya aldı. Böylece taraflar birbirlerini anlamak yerine zaman zaman birbirlerinin karikatürünü üretti.

Kurumların işleyişi yeterince anlaşılmadığında görünüş öne çıktı. Bir zamanların ithal arabası ve sofra adabı nasıl medeniyet işareti sayılmışsa bugün de yabancı marka, İngilizce iş unvanı veya yurtdışı diploması aynı görevi görebiliyor. Yerli bir uzmanın fikri yabancı bir dergide görünene kadar önemsenmiyor; Türkçe bir ürüne İngilizce ad verilince daha seçkin bulunuyor. Bir anne çocuğunun yabancı diliyle övünürken yöresel şivesini düzeltmeye çalışıyor. Böylece yabancı bakış, kendi insanımıza baktığımız göze yerleşiyor.

Sorun başka toplumların daha güçlü kurumlara sahip olması değil, bu farkların insanlık cetveline çevrilmesidir. Bir para biriminin değeri piyasayı, bir pasaportun gücü siyasi düzeni anlatır; insanın değerini değil. Modernliğin taşıyabileceği kişi onuru, eleştiri hakkı ve hesap verebilir kurumlar, bir ürün veya sözcükten daha zor aktarılır. Yabancı hayranlığının yarası da burada açılır: İnsan başka bir kültürü sevdiği için değil, kendisine ancak onun onayından geçerek değer verebildiği için küçülür.

Bütün “gelişmiş ülkeleri” tek bir iradeymiş gibi suçlamak da kolaycılıktır. Toplumsal değersizlik hissi yalnız açık hakaretlerden değil; vize rejimlerinde, bilgi üretiminde, dil ayrıcalığında ve ekonomik bağımlılıkta işleyen ölçülerden de doğabilir. En kalıcı yara, o ölçüyü içimizde taşımaya başlamamızdır. Kapıdan geçmek için kendimizi gümrükte bırakıyorsak bunun adı gelişmek değil, kendimizden vazgeçmektir.

Yabancı hayranlığının karşıtı yabancı düşmanlığı değildir. İkisi de yabancıyı merkeze koyar: Biri önünde eğilir, diğeri ömrünü ona öfkelenerek geçirir. Olgunlaşmak; dışarıdan gelen bilgiyi ne kutsal emanet ne de kültürel saldırı saymaktır. Öğrenmek, çevirmek, sınamak ve kendi ihtiyacımıza göre yeniden üretmektir. Taklit, başkasının cevabını giymektir; yaratıcı modernleşme ise kendi sorumuzu unutmadan dünyayla konuşabilmektir.

Günümüze geldiğimizde ise sosyal medya evin ve dünyanın aynasını tek ekranda birleştirdi. Eskiden birkaç komşunun bakışıyla işleyen mahalle baskısı şimdi küresel ve kesintisiz. Ev “Bizi utandırma” derken algoritma “Beni etkile” diyor. İkisinin ortak talebi aynı: Kendin olman yetmez; kendini kabul edilebilir biçimde sunmalısın.

Her fotoğraf küçük bir özgeçmişe, her tatil statü ilanına, her beden bitmeyen bir projeye dönüşüyor. Dinlenmek tembellik, sıradanlık yenilgi, görünmemek ise yokluk gibi yaşanıyor. Beğeni artık yalnız bir simge değil, birkaç dakikalık varlık belgesi. Alkış kesilince insan değerinin de kesildiğini sanıyor.

Fakat buradaki açlık yalnız kibir değildir. İnsan bağ kurmaya muhtaç bir varlıktır. Güvenli bir ilişki dünyadan uzaklaştırmaz; dünyaya açılmayı kolaylaştırır. Birinin sesine, şefkatine ve yakınlığına ihtiyaç duymak zayıflık değildir. Sorun, ilişkiyi korumak için kendimizi terk etmemizdir.

Yanıt gelmeyince telefonu tekrar tekrar kontrol eden el, bazen dijital çağın terk edilme alarmıdır. Görülmek için daha yüksek sesle paylaşmak, sessizleşip karşı tarafı cezalandırmak veya ilk terk eden olmak, bazen güvensizlikten doğan küçük protestolara dönüşür. Platformlar en eski bağlanma korkumuzu ölçülebilir bir ürüne dönüştürür. Kalp simgesini yakınlıkla, erişim sayısını sevilebilirlikle karıştırırız. Oysa onay ile bağ aynı şey değildir. Onay seyirciden gelir; bağ, yanında rol yapmak zorunda olmadığın kişiden.

Piyasa bu yaraların dilini iyi bilir. Önce yüzümüzde, evimizde, mesleğimizde ve hayatımızda bir eksik gösterir; sonra o eksiği kapatacak ürünü, eğitimi veya kimliği satar. Çalışma hayatı da eski denklemi tekrarlar: Ürettiğin kadar varsın. Böylece insan yaptığı işle kendisini birbirine karıştırır. İşini kaybettiğinde yalnız gelirini değil, adını da kaybetmiş gibi hisseder.

Eski bir tiyatro oyununda, ödenmeyen borcun teminatı olarak borçlunun bedeninden bir parça et istenir. Bugünün sözleşmeleri bunu yazmıyor. Yine de borç bazen uykumuzdan, dikkatimizden, omurgamızdan ve sinir sistemimizden tahsil ediliyor. Kâğıt üzerinde bedenimize dokunulmuyor; fakat yetişmeyen hedeflerin, güvencesizliğin ve tükenmişliğin faizi doğrudan bedende birikiyor. Merhametten kopmuş hesap, insanı sonunda yaşayan bir varlıktan bütçe tablosundaki bir kaleme çeviriyor.

İşimiz değer üretebilir; değerimizi üretemez. Piyasa emeğimize fiyat biçebilir; varlığımıza değil. Bu iki cümle arasındaki fark kaybolduğunda mükemmeliyetçilik beslenir. İnsan bir hedefe ulaştığında önünde hemen daha uzağı belirir. “Biraz daha başarırsam kendimi seveceğim” diyen kişi, sevgiyi sürekli yarına erteleyen bir alacaklıya dönüşür.

Esaretteki zihin, dışarıdaki ölçüleri içeride hükme çevirir: Başvurum reddedildi, demek ki ben reddedilmiş biriyim. Yabancı dilde kekeliyorum, demek ki zekâm yetersiz. Param az, demek ki küçüğüm. İlişkim bitti, demek ki sevilmeye değmem. Bir olay hakkındaki bilgi, bütün kişiliğe yapıştırılmış etikete dönüşür.

Oysa insan donmuş bir heykel değil; değişebilen ve yönünü yeniden bulabilen bir varlıktır. Uzun bir koşuda bacakların ağrıması gerçektir; “Ben bittim” cümlesi ise ağrıya eklenen yorumdur. Acı bir veri olabilir, kimlik değil. Hayat da başkalarını geçerek kazanılan kısa bir yarıştan çok, insanın kendi ritmini bulduğu uzun bir mesafedir. Bazen başarı kürsüye çıkmak değil, yolu kendini cezalandırmadan tamamlamaktır. Bazen asıl cesaret, ortalama görünmeyi göze alabilmektir.

Burada başka bir uçurum açılır: Bütün sahte ölçüleri fark eden insan, bu kez “Hiçbir şeyin önemi yok” diyebilir. Umutsuzluğun keskin bir zekâsı vardır; vitrinlerin arkasındaki çürümeyi görür. Fakat teşhir ettiği boşluğu eve dönüştürürse özgürleştirmez. “Yalnız kazananların önemi var” cümlesiyle “Hiçbir şeyin önemi yok” cümlesi göründüğü kadar uzak değildir. İkisi de hayatı tek ve kesin bir hükme kapatır.

Belki çağımızın boşluğu, içimizde hiçbir şey bulunmamasından değil, kendimizi fazla sayıda başkasına dağıtmamızdan doğuyor. Aileye uygun yüz, işe uygun yüz, ekrana uygun yüz, dünyaya uygun yüz—her yere bir parçamızı bırakırken kendi varlığımızı ıskalıyoruz. Çocukken dünyaya şaşırabiliyorduk; yetişkinlik bize alışmayı öğretti. Oysa değersizlik düzenini bozan ilk soru hâlâ çocukçadır: Özgeçmişimden, pasaportumdan, aile rolümden ve seyircimden önce ben kimim?

Bu sorunun cevabı şişirilmiş bir “Ben kusursuzum” sloganı değildir. Kusursuzluk, aynı hapishanenin daha süslü hücresidir. Cevap belki de: hatayla kimliği, ihtiyaçla zayıflığı, emekle insan değerini, gelişmişlikle manevi üstünlüğü birbirinden ayırabilmektir.

Varlık bakımından ortağız, imkânlar bakımından eşitsiziz. Haysiyet birincisini unutmamak; adalet ikincisini değiştirmektir. Bu nedenle kişisel iyileşme ile toplumsal eleştiri birbirinin rakibi değildir. Olumlu düşünmek vize engelini kaldırmaz, döviz kurunu düzeltmez veya sınıfsal farkı ortadan kaldırmaz. Fakat dışarıdaki eşitsizliğin içeride bir değersizlik hükmüne dönüşmesini engelleyebilir. İnsan hem yarasını sarabilir hem de onu açan düzene itiraz edebilir.

Kültürümüzle ilişkimizde de aynı özgürlüğe ihtiyacımız var. Bizi utanç ve itaate mahkûm eden geleneği sırf bize ait diye kutsamak zorunda değiliz. Bizi kendimizden utandıran dış ölçüyü de güçlü bir merkezden geliyor diye doğru saymak zorunda değiliz. Aidiyet boyun eğmek, özgürlük köksüzleşmek değildir. Yetişkinlik, mirasımızdan neyi taşıyacağımıza ve neyi geride bırakacağımıza karar verebilmektir.

İyileşmek geçmişteki sahneleri inkâr etmek değildir. Karne masasındaki çocuk, vize sırasındaki genç, emeği bir forma sığmayan yetişkin, tahtada soru çözemeyen talebe ve unvanını geride bırakan emekli aynı cümleyi kurabilir: “Bende eksik kalan şeyler olabilirdi; fakat hiçbir eksik bütün ben değildi. Bana bakan ölçü de çoğu zaman dardı.”

Sistem bizi önce sayıya çevirir, sonra o sayıyı yükseltecek şeyler satar. Kendi değerimizi hatırlamak, bu ölçülere karşı sessiz ama köklü bir itirazdır. Adımızı geri almak, o sayının adımız olmadığını hatırlamaktır.

Çünkü insan pahalı değildir. Paha biçilemez, biriciktir. Buna rağmen lise müdürüm bizi neden döverdi, hâlâ anlayabilmiş değilim; değersizlikten miydi?

Güncellenme Tarihi
  • 16 Ağustos 2026, 06:02
Yazının Adı
İnsan ve Değersizleştirme