Aynı evde oturuyorsunuz. Peki birbirinizin hayatında mısınız? Daha kötüsü: Kendi hayatınızda mısınız? Çünkü aile yalnız insanların birbirine yakınlaştığı ya da yabancılaştığı yer değildir. Bazen insanın kendisine yabancılaşmayı ilk öğrendiği yerdir aile. Kapısında soyadı, duvarında düğün fotoğrafı, dilinde sevgi vardır; fakat içeride herkes kendisine verilmiş rolü oynar. Ev yerinde durur. İnsan eksilir. Bunun adı aile hayatı değil, ruhsal iflastır.
Aile bize ilk günden beri güvenli liman diye anlatılır. Oysa birçok insan için aile, sığınılan değil tetikte durulan yerdir. Çocuk hangi sözün öfke doğuracağını, hangi bakışın havayı değiştireceğini, sevgiyi kaybetmemek için hangi duygusunu saklaması gerektiğini erkenden öğrenir. Karnı doyar, üstü örtülür, okula gönderilir; ama iç dünyası kimsenin merakına değmez. Böyle bir ev çocuğu büyütmez. Onu kendi ruhundan uzaklaştırır.
Çocuk önce “Ben kimim?” diye sormaz. Önce “Benden kim olmam isteniyor?” sorusunun cevabını arar. Usluysa sevilir, başarılıysa görülür, itiraz etmiyorsa aileye yakışır. Ağladığında zayıf, öfkelendiğinde terbiyesiz, farklı düşündüğünde nankör ilan edilir. Sonunda kendisi olmak yerine kabul göreceği bir kişilik üretir. Yüzü kendisinindir; hayatını yöneten ses ise başkalarının. Çocuk büyür. Rol büyümez.
Yabancılaşma tam olarak budur: İnsan aynaya baktığında kendi yüzünü görür ama hayatında başkalarının kararlarını yaşar. Ne istediğini sorunca ailesinin sesini, neye inandığını düşününce mahallenin hükmünü, kimi seveceğini seçerken soyadının korkusunu duyar. İçindeki denetçi artık dışarıdaki babaya ya da anneye ihtiyaç duymaz; onların cümleleri zihnine taşınmıştır. Aileden fiziksel olarak ayrılmak mümkündür; onun insanın içine yerleştirdiği yasaklardan ayrılmak çok daha zordur. En sağlam hapishane, gardiyanı içimize yerleştirilmiş olandır.
Aile, insanın karşılaştığı ilk iktidardır. Neyin konuşulacağını, neyin sır kalacağını, kimin haklı sayılacağını, kimin özür dilemeyeceğini ilk orada öğreniriz. Bazı evlerde huzur, adaletin değil itaatin diğer adıdır. Sessiz çocuk “iyi”, soru soran çocuk “sorunlu” sayılır. Oysa ailenin susturmak istediği çocuk, çoğu zaman evin söylediği tek gerçektir. Alarmı susturmak yangını söndürmez; yalnızca dumanı çocuğun içine hapseder.
Başkaldırı tam burada başlar. “Ben sizin korkularınız değilim.” “Sizin yarım bıraktığınız hayatı tamamlamak zorunda değilim.” “Bedenim, mesleğim, inancım, sevgim ve geleceğim bana ait.” Bu cümleleri kuran kişi aile düşmanı değildir. Kendi varlığını geri almaya çalışıyordur. Fakat aile kurumu çoğu zaman bireyi kaybetmekten değil, onun üzerindeki iktidarını kaybetmekten korkar. Bu yüzden özgürleşmeye mesafe, sınıra bencillik, itiraza nankörlük der.
Ataerkil aile bu iktidarın en eski düzenidir. Baba yasa, anne hizmet, çocuk itaat olarak tanımlanır.
Erkek eve para getirdiği için sözün sahibi sayılır; kadın evi ve duyguları taşıdığı hâlde emeği görünmez kalır. Sofra kendiliğinden kurulmuş, çamaşırlar kendiliğinden yıkanmış, yaşlılar ve çocuklar kendiliğinden bakılmış gibi davranılır. Kadının ömrü ailenin konforuna çevrilir; sonra bu kayba “fedakârlık” denir.
Kız çocuğu bu düzende sevilmek için uyum sağlamayı, ortamı yatıştırmayı, kendi isteğinden utanmayı öğrenir. Başarılı olsa bile evin yükü ona döner. Evlenmezse eksik, boşanırsa başarısız, anne olmazsa bencil, kendi hayatını seçerse fazla özgür bulunur. Kadın kimliği eş ve anne rollerine sıkıştırıldığında aile sevgi kurumu olmaktan çıkar, toplumsal cinsiyetin nöbet kulübesine dönüşür. Kadından yalnız emeği değil, itiraz etmeme sözü de alınır.
Üstelik bu baskı yalnız açık yasaklarla işlemez. “Senin iyiliğin için” denilen müdahaleler, “elalem” adı verilen denetim ve fedakârlık diye övülen vazgeçişler de aynı duvarın tuğlalarıdır. Bu düzeni yalnız erkekler sürdürmez. Kendisine susmak öğretilen kadın, bazen aynı suskunluğu kızına terbiye diye aktarır. Sistem insanların içine yerleşir ve onlar aracılığıyla devam eder. Kadın okur, çalışır, para kazanır; yine de eve geldiğinde ikinci mesaisi başlar. Modern görünen aile, eski iktidarı yeni mobilyalar arasında sürdürebilir. Baskı bazen bağırmaz; gayet kibar konuşur.
Erkek çocuk da bu sistemden sağlam çıkmaz. Ona korkusunu saklaması, ağlamaması, yardım istememesi ve gücü sevgiden önce koyması öğretilir. Ataerkil kadının hayatını daraltır; erkeğin duygularını sakatlar. Elbette ikisinin gördüğü zarar eşit değildir: Erkek yine iktidarın payını alır. Fakat duygusuna yabancılaştırılan oğlan, yıllar sonra sevgisini gösteremeyen babaya dönüşür. Böylece baskı, miras gibi kuşaktan kuşağa devredilir.
Travma her zaman tek bir büyük olay değildir. Bazen atılan tokattır; bazen yıllarca gelmeyen sarılma. Bazen hakaret, bazen çocuğun odasında tek başına ağladığını herkesin bilip kimsenin kapıyı açmamasıdır. Tekrarlanan görülmeme hâli çocuğa şu hükmü öğretir: “İhtiyaçlarım fazla, duygularım yük, olduğum kişi yetersiz.” Bu hüküm yetişkinlikte kaybolmaz. İşe, aşka, evliliğe ve insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkiye sızar.
Bu kırılmaların yalnız yoksul ya da tahsilsiz evlerde yaşandığını sanmak rahatlatıcı bir yalandır. Artık hepimiz deneyimledik, biliyoruz: Diploma duygusal olgunluk belgesi değildir. Lüks sitelerde de çocuklar aşağılanır, başarılı aile fotoğraflarının arkasında da kadınlar susturulur, düzgün cümlelerin içinde de şiddet taşınır. Tahsil cehaleti azaltabilir; merhametsizliği değil. İnsanın eşini mülk, çocuğunu proje olarak görmesi için kaba konuşması gerekmez. Diplomalı vahşet, baskının kendisine iyi bir özgeçmiş hazırlamasıdır.
Bu yüzden birçok yetişkin bugünün kavgasını değil, çocukluğunun davasını yaşar. Eşinden yalnız sevgi istemez; babasından alamadığı güveni, annesinden duymadığı onayı, evde bulamadığı koşulsuz kabulü tahsil etmeye çalışır. Kavga bulaşıkla başlar, terk edilme korkusuyla biter. İki yetişkin konuşur, iki yaralı çocuk savaşır. Hiçbir eş bir başkasının bütün çocukluğunu onaramaz. Yine de geçmişin faturası en yakındaki insana kesilir.
Yakınlık bu insanlar için huzur değil, tehlike de yaratabilir. Biri terk edilmemek için karşısındakine yapışır; diğeri yutulmamak için kaçar. Çünkü “çocukken sevgiyle denetim, ilgiyle müdahale, yakınlıkla incinme birbirine karışmıştır.” Tanıdık olan, sağlıklı olmadığı hâlde güvenliymiş gibi hissedilebilir. Yetişkin aklı “Bu insan başka” dese bile beden eski alarmı çalar; geçmiş, bugünkü sevgilinin yüzüne eski otoritenin maskesini geçirir.
“Normal çocuk” denilen kişi çoğu zaman aile düzenine en iyi uyum sağlayandır. Kendi ihtiyacını bastıran uslu olur. Sevgiyi başarıyla satın alan örnek gösterilir. Evin öfkesini dışa vuran ise hasta, huysuz ya da bozuk ilan edilir. Böylece sistem aklanır, çocuk teşhir edilir. Oysa kimi zaman sorunlu görülen çocuk, ailenin ortak yarasını bedeninde ve davranışında taşıyan kişidir. Aile kendi çatlağına bakmamak için aynayı suçlar.
Evde kurulan düzen evde kalmaz. Baba müdüre, uslu çocuk itaatkâr çalışana, suçlanan evlat susturulması gereken muhalife dönüşür. Aile toplumun ilk siyaset okuludur. Gücün hesap vermediğini evde gören çocuk, adaletsizliği dışarıda da doğal sayar. Heyhat! Evde itaat öğreten, sokakta demokrasi beklemesin. Aileyi sorgulamak bu yüzden özel hayata saldırı değil, toplumsal düzenin köklerine bakmaktır.
Bir de aile belleği vardır. Söylenmeyen yaslar, saklanan şiddet, adı konmayan utanç ve yarım bırakılmış hayatların kuşaktan kuşağa aktarılması. Mesela, dede korkusunu sertlik diye taşır, baba sevgisini göstermemeyi güç sanır, çocuk görünmezliğini öfkeyle örter. Kimsenin başlatmadığını sandığı kavga böylece el değiştirir. Geçmişle yüzleşmeyen aile geçmişi aşmaz; onu çocuklarının karakteri sanarak yeniden üretir. Unutmak bazen affetmek değil, borcu bir sonraki kuşağa bırakmaktır.
Boşuna kendimizi kandırmayalım. Dijital ekranlar bu düzeni kurmadı; fakat ona kusursuz bir saklanma alanı verdi. Artık aynı evde birbirinden kaçmak için kapıyı çarpmaya gerek yok. Başını ekrana eğmek yeterli. Hiç tanımadığımız insanların hayatlarını izlerken yan odadaki çocuğun neden sustuğunu bilmiyoruz. Bağlantımız var. Temasımız yok. Evler akıllandı, aileler dilsizleşti. Geleceğin yetimleri anne babasız değil, temassız büyüyecek.
Buradan eski aileye ağıt çıkmaz. Aileyi eleştirmek aile düşmanlığı değildir; onun insanı yaralayan yönleriyle yüzleşmektir. İnsan aynı kişiye hem bağlılık hem öfke duyabilir. Çocuğun ailesini sevmesi, onlardan zarar görmediği anlamına gelmez. Çözüm babanın otoritesini, annenin sömürülen emeğini ve çocuğun suskunluğunu “değerlerimiz” diye geri çağırmak değildir. Kan bağı yakınlık yaratmaz; yalnızca akrabalık yaratır. Yuva, insanın itiraz ettiğinde sevgiden düşmediği yerdir. Yuvayı biçim değil, ilişkinin niteliği belirler.
Peki ne yapılmalı? Önce aile kutsal ilan edilmekten çıkarılıp hesap verebilir hâle getirilse iyi olmaz mı? Kadının görünmeyen emeği paylaşılsa, çocuğun sözü nasihatle boğulmasa, sınır nankörlük sayılmasa... İnsanlara aileleriyle yaşayabilecekleri zaman bırakmayan çalışma düzeni de sorgulanmalıdır. Çünkü yuva yalnız sevgiyle kurulmaz; zaman, adalet ve paylaşılmış sorumluluk ister. Sevgi denetlenmek değil görülmek, aynılaştırılmak değil farklılığınla kabul edilmektir.
Suçlu aramıyorum; sorumluluk arıyorum. Çoğumuz elbette kötü değiliz, yalnızca öğrendiğimiz kötü dili sürdürüyoruz. Fakat öğrenilmiş olması o dili masum yapmıyor.
İnsanın en büyük mücadelesi ailesini bütünüyle reddetmek ya da ona bütünüyle teslim olmak değildir. Asıl mücadele, oradan kendisine ait olmayan sesleri ayıklayıp kendi sesini yeniden bulmaktır.
Şimdi kendimize soralım: Bu hayatın içinde konuşan ses gerçekten benim mi? Sonra evimizdeki insana dönüp ve cevabını düzeltmeden soralım: “Gerçekten nasılsın?” Belki arzulanan yuvanın başlangıcı, iki insanın ilk kez kendi sesiyle konuşabildiği o andır.