Email
Twitter
WhatsApp
İnstagram

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İLETİŞİM

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF!

İyiliğe Karşı Olan Her Şeye MUHALİF !

İnsan ve Alkış Cinneti

İnsan ve Alkış Cinneti

Dört kişiye acıyınız derler: Cahiller arasında kalan âlime, zenginken fakir düşene, itibarlıyken itibarını yitirene ve alkış dilene dilene hem kendine hem başkasına dalkavukluk edene. İlk üçüne hayat acımasız davranmıştır. Dördüncüsü ise bu acımasızlığı kendi eliyle, üstelik gülümseyerek seçmiştir. Bu yazı, dördüncü kişilerin çoğaldığı bir çağda görünmenin, onaylanmanın ve gerçeği söylemenin bedeli üzerine.

Cemiyetin herhangi bir katmanında bir toplantı düşünün. Herkesin yanlış olduğunu bildiği bir karar alınır. Kimse itiraz etmez; başlar sallanır, birkaç kişi kararı öve öve bitiremez. Sonra biri, herkesin bildiği ama kimsenin söylemeye cesaret edemediği o iki kelimeyi söyler: "Bu yanlış." O an yanlış karar birden önemsizleşir, bütün gözler söyleyene döner. Toplantı biter, koridorda aynı fısıltı dolaşır: "Haklı ama herkesin içinde söylemesine ne gerek vardı?"

Günümüzün ahlakı bu fısıltıda saklı. Ayıp olan yanlışın yapılması değil, söylenmesi. Huzuru bozan yalan değil, yalanın ortaya çıkması. Sorun kralın çıplak olması değil, birinin çıkıp bunu söylemesi. Bu yüzden çoğumuz bazen gerçeği söyleyene, yalan söylediğini bildikleri kişiden daha çok kızar. Yalancı, kurdukları dünyayı ayakta tutar; gerçeği söyleyen o dünyanın temeline dokunur. İnsan çoğu zaman yalanı sevdiği için değil, yalanın üzerine kurduğu hayatı kaybetmekten korktuğu için gerçeğe düşman kesilir. Ama mesele artık gerçeği gizlemekle sınırlı değil. Gerçeğin yerine gösterileni koyma alışkanlığımız. Bilgili olmak gerekmiyor, bilgili görünmek yetiyor. Başarmak gerekmiyor, başarının anlatılması, paylaşılması, alkışlanması yetiyor. Kaybettiğimiz yalnızca gerçek değil; gerçeğe duyduğumuz ihtiyaç da sessizce eriyip gidiyor.

Etrafınıza bakın: Herkes lider, uzman, düşünür, ilham kaynağı değil mi? Herkesin anlatacak büyük bir hikâyesi, verecek büyük bir dersi var. Tuhaftır, bu kadar başarılı insanın yaşadığı dünyada işler pek iyi gitmiyor. Bu kadar bilgili insanın arasında cehalet büyüyor, bu kadar duyarlı insanın arasında merhamet azalıyor şiddet sarmalı artıyor. Hiç bu kadar çok konuşmamıştık ama hiç bu kadar da az anlaşmamıştık. Çünkü yüksek ihtimalle olmakla görünmeyi birbirine karıştırdık. Elde mala, üç gün sonra usta. Eskiden bilgi insana bilmediklerini fark ettirirdi; şimdi üç cümle öğrenen her konuda kürsüye, ekrana çıkabiliyor. Yönetici her şeyi bilmek, akademisyen her alanda otorite olmak, siyasetçi hiç yanılmamak istiyor. Sıradan insan bile kendi küçük dünyasında tartışılmaz bir saltanatın peşinde. Eleştiriden bu yüzden kaçıyoruz: Eleştiri bize sınırlarımızı, bilmediklerimizi, yanlış kararlarımızı hatırlatıyor. Oysa çağın verdiği umut başka: Her şeyi yapabilirsin, herkesten önemli olabilirsin; yeter ki görün, yeter ki alkış topla.

Dalkavukluğu genellikle yağcılık yapanın karakter kusuru sanırız. Oysa bu tek kişilik bir oyun değildir: Biri alkış ister, öteki alkış verir; biri büyüklüğüne inanır, öteki o büyüklüğün gölgesinde kendine yer açar. Sonunda ikisi de birbirinin tutsağı olur. Üstelik dalkavukluk da çağa ayak uydurdu, çeşitlendi, neredeyse bir sektöre dönüştü. Birincisi klasik model: Bir makama oturursunuz, etrafınızdakiler dehanızı, eşsiz öngörülerinizi över; siz de hepsine inanacak kadar alçakgönüllü davranırsınız. İkincisi kendi kendine dalkavukluk: Hem kral hem soytarı sizsiniz. Aynanın, bugün ekranın karşısına geçer, başarılarınızı destanlaştırır, rezaletleri başarı hikâyesine çevirirsiniz. Personel gideri sıfır, hizmet kusursuz, mesai sınırsız! Üçüncüsü modern çağın şaheseri, karşılıklı dalkavukluk: Ben senin cehaletine bilgelik derim, sen benim beceriksizliğime vizyon. Sen beni yılın düşünürü ilan edersin, ben seni çağın lideri. Herkes bir eliyle ötekinin sırtını sıvazlar, öbür elini kendi cebinden ayırmaz. Kimse bir şey bilmez, kimse bilmediğinin farkında değildir; ama herkes tarihe geçecek kadar değerlidir.

Derken bir densiz çıkıp "Kral çıplak!" der. O anda demokrasi biter, hoşgörü izne çıkar, ifade özgürlüğü teknik arızaya girer. Densiz derhal kıskanç, nankör, uyumsuz ve ruh sağlığı şüpheli ilan edilir. Alkışın bol, aklın kıt olduğu bu düzende affedilmeyen tek suç, oyunun içindeki oyunun içinde oyun olduğunu söylemektir. Asıl trajedi ise kralın tarafında. Her kararı doğru bulunan, hatasına gerekçe, başarısızlığına mazeret üretilen bir yönetici düşünün. Yıllar geçtikçe kendisini gerçekten olağanüstü sanmaya başlar; ona gerçeği söylemek imkânsızlaşır. Bu kral yalnızca çıplak değildir, tutsaktır: Kendi ihtişamının, dalkavuklarının ve her gün biraz daha büyüttüğü yanılmazlık inancının tutsağı. İşin tuhafı, hücresinin kapısı kilitli değildir. Çıkabilir, gerçek insanlarla karşılaşabilir, yanıldığını kabul edebilir. Çıkmaz; çünkü dışarıda onu alkışlamayanlar vardır. Aynı hücreyi evlerimizde, işyerlerimizde, dostluklarımızda ve kendi zihnimizde kuruyoruz. Övülmeyince huzursuzlanan, eleştirilince öfkelenen, katılmayanı düşman sayan herkes o hücrenin bir köşesinde yaşıyor ve çoğu zaman hapishanesini özgürlük sanıyor.

Bütün bunları sosyal medyaya yüklemek kolaycılık olur. Evet, ekranlar bir vitrin; beğeniler ve takipçiler insanın değerini ölçen küçük cetvellere dönüştü. Ama hastalık telefondan çok daha eski. Bugün bir kişinin ne yaptığı kadar, yaptığını nasıl gösterdiği de önemli. İşin kendisinden çok tanıtımına emek harcanıyor. Toplantıda en çok konuşan en çok çalışan sanılıyor; başaran değil, başarısını en iyi pazarlayan öne çıkıyor. Ailelerde herkes mutlu görünmeye çalışırken kimse kimseye nasıl olduğunu sormuyor; çocuğun karnesi ailenin vitrinine asılıyor. Siyasette sorunun çözülmesinden çok çözülmüş gibi sunulması önem kazanıyor. Artık gerçek, gösterildiği için kabul görüyor; gösterilmeyen ise gerçek olsa bile yok sayılıyor. Sevmek yetmiyor, sevdiğini kanıtlamak gerekiyor; mutlu olmak yetmiyor, mutluluğun fotoğrafı gerekiyor. İnsan kendi hayatının hem oyuncusu hem pazarlamacısı hem müşterisi oldu. Çağdaş çürüme dediğimiz şey işte bu. Çürüme her zaman yıkıntıyla, kirli sokaklarla gelmez; bazen ışıl ışıl salonlarda, kusursuz fotoğraflarda, alkış dolu törenlerde yaşanır. Bir toplumun çürümesi için her şeyin kötü görünmesi gerekmez. Her şeyin olduğundan güzel gösterilmesi yeter.

Peki gerçeği söyleyen neden bu kadar rahatsız eder? Çünkü gerçek yalnızca bilgi vermez, hesap sorar. Bir adaletsizliği dile getirdiğinizde, ona sessiz kalanların vicdanına da dokunursunuz. Bir yöneticinin hatasını söylediğinizde, o hatayı yıllardır alkışlayanları da görünür kılarsınız. Bir ailede yıllardır konuşulmayanı konuştuğunuzda, herkesin alıştığı sessiz anlaşmayı bozarsınız. Yanlış yapan düzenin parçasıdır; yanlışı gösteren düzeni sarsar. Bu yüzden söylenen değil, söyleyen tartışılır. Uyumsuzdur, negatiftir, kıskançtır, her şeye muhaliftir. Söylediğinin doğru olup olmadığına değil, neden söylediğine bakılır. Kural basittir: Gerçeğe cevap veremiyorsan gerçeği söyleyeni itibarsızlaştır. Ceza da çoğu zaman sessizce kesilir. Toplantılara çağrılmazsınız, sözünüz kesilir, selamınız yarım alınır, hakkınız olan fırsat başkasına verilir. Yüzünüze gülünür, arkanızdan adınızın üstü çizilir. Herkes eleştiriyi önemser; yeter ki kendisine yönelmesin.

Susanların hepsi korkak değildir. Kimi işini, kimi dostlarını, kimi ailesinin huzurunu kaybetmekten çekinir. Ama asıl tuzak başka: Aynı odada onun gibi düşünen onlarca kişi olabilir, fakat herkes ötekinin sustuğunu görüp kendini azınlık sanır. Sessizlik onay, onay çoğunluk, çoğunluk da haklılık sayılır. Sonunda yanlış, yalnızca alkışlandığı için doğru kabul edilir. Ve biri çıkıp "Kral çıplak" dediğinde, onu ilk taşlayanlar çoğu zaman kralın çıplaklığını en iyi bilenlerdir. Çünkü o cesaret, kendi suskunluklarını da ele vermiştir. İnsan bazen gerçeği söyleyenden, kendisinin söyleyemediğini söylediği için nefret eder.

Kâbe'nin çevresindeki taş putlar bir gün yıkıldı. Ama insanın kendi eliyle yaptığı şeylerin önünde eğilme alışkanlığı da onlarla birlikte yıkıldı mı? Bugünün putları taştan değil. Kimi makam odalarında oturuyor, kimi takipçi sayısıyla büyüyor, kimi unvanların arkasına saklanıyor. Bir "davaya", bir "teşkilata" öyle bağlanıyoruz ki yanılabileceğini düşünmüyoruz; bir kişiyi öyle yüceltiyoruz ki hatasını görmeyi ihanet sayıyoruz. Put, yalnızca önünde eğilinen heykel değildir. Sorgulamaktan vazgeçtiğimiz, kaybetmekten korktuğumuz ve uğruna vicdanımızdan ödün verdiğimiz her şey bir gün efendimiz olur. Taştan putları yıkmak mümkündü. Peki zihnimizdekileri kim yıkacak; hele insan o putlardan birinin kendisi olduğuna inanıyorsa? Buna narsisizm ya da yozlaşma deyip geçmek yetmiyor. Karşımızda tek tek kibirli insanlar değil, bir düzen var: Onay isteyenle onay satanın, gerçeği duymak istemeyenle gerçeği saklamayı meslek edinenin birbirini beslediği bir düzen. Burada gerçek rahatsız edici, eleştiri tehlikeli, suskunluk güvenli, dalkavukluk kârlı. Herkes ötekinin rolünü onaylıyor, karşılığında kendi rolünün onaylanmasını bekliyor. Bu hale bir ad koymak gerekirse, ben Alkış Cinneti diyorum.

Tıbbi bir tanı değil bu; çağın ahlaki halini anlatan bir kavram. Onay alamayınca öfkelenmek, eleştirilince saldırmak, görünmeyince yok sayıldığını hissetmek, haklı çıkmak için gerçeği eğip bükmek ve gerekirse susturmak. Bu cinnetin en sinsi yanı kendini hastalık gibi göstermemesi. Başarı, özgüven, liderlik, kurumsal bağlılık gibi saygın kelimelerin arkasına saklanır. Herkesin birbirini alkışladığı yerde huzur olduğu sanılır; oysa o huzur bazen gerçeği söyleyebilecek son kişinin de susturulduğunun işaretidir. Buhran, insanın bir şeylerin yanlış gittiğini hissettiği haldir. Ama insan yanlışın içinde yaşamaya alışmışsa, tutsaklığını başarı, körlüğünü özgüven, suskunluğunu bilgelik sanıyorsa, buhran bile geride kalmıştır. Artık yalnızca yolunu değil, kaybolduğunu fark etme yetisini de yitirmiştir.

Yine de kendimizi alkışın dışında, gerçeğin tek sahibi sanmayalım. Kendini herkesten cesur ve uyanık saymak da başka bir alkış biçimi. Her itiraz doğru, her eleştiri bilgiye dayalı değil ki. Gerçeği söylemek bağırmak ya da herkesi küçümsemek değil; gerekçe gösterebilmek, gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmek ve eleştirdiği ayrıcalıkları kendine tanımamaktır. Başkasının dalkavuğunu teşhir etmek kolaydır; zor olan, kendi içimizdekini susturmak. Çünkü hepimizin içinde beğenilmek, haklı çıkmak, hiç yanılmamış olmak isteyen küçük bir kral(içe) yaşar. Yanı başında da onu memnun etmeye çalışan küçük bir dalkavuk. Bazen başkalarının gerçeğini duymamak için kapıyı kapatır, bazen kendi gerçeğimizi görmemek için aynanın üstünü örteriz. Sonra da kimsenin bize doğruyu söylemediğinden yakınırız.

Bir toplumun ahlakını anlamak için kimin alkışlandığına değil, kimin susturulduğuna bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bir insanın gerçek yüzü, duvarındaki değerler, diplomalar, unvan listesinde değil, kendisine itiraz edene nasıl davrandığında görünür öyle değil mi? Alkış bazen bir başarının karşılığıdır; bazen de herkesin bildiği bir yalanı ayakta tutmak için ödenen kira. O halde kendimize şunu sormanın vakti gelmedi mi: Hayatımızda bize gerçekten doğruyu söylemesine izin verdiğimiz kaç kişi var? Ve hoşumuza gitmeyen bir şey söylediklerinde onlara ne yapıyoruz? Dinliyor muyuz, yoksa usulca hayatımızdan mı çıkarıyoruz?

Dost acı söylemesin mi?

Kralın çıplaklığını görmek cesaret ister. Kralın tutsak olduğunu anlamak içinse insanın önce kendi zincirlerine bakması gerekir. Evet taş putlar yıkıldı; ama yenileri artık uzakta değil. Her sabah elimizdeki ekranda, bize gülümseyen o kusursuz yüzde duruyorlar. Belki de çağın asıl cinneti şu: Herkesin kral olmak istediği bir dünyada, kimse kendisine gerçeği söyleyecek tek bir insana bile tahammül edemiyor.

Güncellenme Tarihi
  • 08 Kasım 2026, 00:09
Yazının Adı
İnsan ve Alkış Cinneti