Çağımızın en kusursuz espiyonaj operasyonunu sınır boylarında değil, her sabah birbirimize çarparak yürüdüğümüz o kalabalık yollarda, kendi sessiz zihinlerimizde yürütüyoruz. Sokakları, ofisleri ve evleri doldururken, aslında her birimiz fiziken mukim olduğumuz bu dünyaya kalben çoktan ihanet etmiş birer "içsel göçmen" olarak yaşıyoruz. Bedenen tam karşısındayız hayatın; insanların gözlerinin içine bakarak konuşuyor, sistemin biçtiği tüm rollerin o ağır maskelerini yüzümüze incelikle iğneliyoruz. Fakat asıl varlığımızı, o kimsenin erişemediği mutlak sığınaklarımıza çoktan firar ettirdik. Sartre’ın bahsettiği o "mış gibi" varoluşun sahte görkemine sığınarak, etten ve kemikten ibaret olan gölgelerimizi bu masalarda bırakıyor; ruhlarımızı bambaşka bir zamana, başka bir ideale sürgüne gönderiyoruz. Dışarıdan bakıldığında bu düzenin kusursuz birer parçasıyız ama iç dünyamızda kendi etimize, dilimize ve coğrafyamıza yabancıyız. Çoğumuz, kendi hayatımızın tam ortasında birer yabancı, kendi gövdemizin içinde yaşayan birer espiyonajız.
Bu köklü kopuş, ruhumuzu daraltan tekdüze dünyaya ve çürüyen sisteme karşı hep birlikte geliştirdiğimiz o son, o en çaresiz barikatımızdır. Tarihin derinliklerinde hayatta kalmak için dinini ve dilini yutan antik toplulukların o kadim takiyyesi, bugün modern zihin odalarımızda yeniden hayat buluyor. Akıllarımız başka bir merkeze mühürlenmiş, kalplerimiz bambaşka bir gerçekliğin ritmiyle atarken aynı gökyüzünün altında eziliyoruz ama hiçbirimiz aynı dünyada uyanmıyoruz. Çünkü bağları un ufak olmuş bir çağda, yan yana duran bedenlerimiz sadece soğuk birer istatistikten ibaret. Asıl büyük espiyonajı birbirimize nefes kadar yakın dururken, aslında birbirimizden binlerce ışık yılı uzaktaki o gizli "zihin saraylarımıza" çekilerek yapıyoruz. Nihayetinde modern dünya; tarihin gördüğü en kalabalık ama en ıssız, fiziken burada nöbet tutan ama ruhen çoktan gitmiş "görünmez mültecilerle" dolu. Ve kabul edelim, bunu belki hepimiz olmasak ta çoğumuz yapıyoruz.
Beni bu hükme götüren konuya açıklık getireyim. Tanıdım sanıyorsun, tanımamışsın; bildim diyorsun bilememişsin; gördüm diyorsun görememişsin. Kuantum varlık gibi bir burada bir orada, hem burada hem orada, hem yok hem var, hem var hem yok olabilen insanı bilmek nasıl mümkün olur ki? Burada sanıyorsun ama o burada değil aklı başka yerde, ruhu başka yerde. Orada sanıyorsun ama aklı, fikri ne orada ne de burada.
Çarşamba sabahı kısa bir aradan sonra derse girdim. Öğrencilerimi gözlemledikten sonra insanın ait göründüğü yerle ruhunun bulunduğu yer arasındaki görünmez mesafe üzerine yazmaya niyet ettim. Vardılar ama yoktular. Umarım meramımı aktarabilirim.
Bir sınıfta otuz öğrenci, bir ofiste on iki çalışan, bir camide yüzlerce insan, bir stadyumda on binlerce taraftar… Herkes yerini almış. Yoklama eksiksiz. Sandalyeler dolu, bilgisayarlar açık, saflar düzgün, tribünler coşkulu. Her şey olması gerektiği gibi görünüyor.
Peki, gerçekten herkes burada mı orada mı yoksa bilinmez bir yoklukta mı? İlk bakışta tuhaf bir soru. İnsan bulunduğu yerde değilse nerededir? Fakat insanın en büyük tuhaflıklarından biri de budur: Bedeniyle bir yerde bulunurken zihniyle çoktan oradan ayrılmış olabilir. Dahası, yıllar önce terk ettiği bir yerde yaşamayı bile sürdürebilir.
Bir evlilikte hâlâ aynı evi paylaşırken birbirine yabancı iki insan düşünün. Yıllar önce işinden ayrılmış ama eski yöneticisine duyduğu öfkeyi her sabah yeniden işe götüren birini. İnancından uzaklaştığını söyleyen fakat hayatının en önemli kararlarında hâlâ o inancın korkularıyla konuşan bir başkasını. Ya da uğruna yıllarını verdiği hayali gerçekleştirmek üzereyken artık o hayali istemediğini kendisine bile itiraf edemeyen birini. Hepsi bir yerde. Ama acaba nerede?
İnsanın coğrafyası, bedeninin bulunduğu yerle sınırlı değil. İçimizde de ülkeler, sınırlar, terk edilmiş şehirler, kapanmamış kapılar ve hâlâ dönmeyi umduğumuz evler vardır. Bazen insan gittiği yerde değildir. Bazen de hiç gidemediği yerden ayrılamaz.
İnsan ait olmak ister buna itirazım yok. Bir aileye, mahalleye, inanca, düşünceye, mesleğe, takıma, partiye, topluluğa… Birilerinin arasında kendisine ayrılmış bir yer bulmak, varlığının başkaları tarafından tanınmasını ister. Ama ait olma ihtiyacı ile aitliğin kendisi aynı şey değildir. Kimi bir topluluğa inandığı için katılır, kimi dışlanmamak için. Kimi sevdiği için kalır, kimi yalnızlıktan korktuğu için. Kimi bir kurumun değerlerini benimser, kimi o kurumun sağladığı güvenceyi kaybetmek istemez. Kimi bir düşüncenin arkasında durur, kimi o düşüncenin arkasında duranların arasında görünmenin avantajını sever.
İnsanın bir yerde olması o yerde olduğu anlamına gelmeyebilir. İnsanların aynı kapıdan girmesi, içeride aynı şeyi buldukları anlamına gelmez. Belki de bağlılığın birbirinden farklı halleri vardır. Bu yazıda şu dört kısaltmayı, bir bağlılığın beden ve zihin tarafını konuşmak için ödünç alıyorum; bunlar kişilik tipleri değil, farklı zamanlarda yaşadığımız hâller. Mesela, insan hem bedeniyle hem zihniyle bir yerde olabilir: FİZİ (fiziksel ve zihinsel olarak içeride). Oradadır; bulunduğu yeri benimser, ilişki kurar, katılır. Burası, insanın kendi gerçeğiyle ve anıyla hizalandığı o nadir, berrak vahadır. FİZİ hâlindeyken sığındığımız maskelere ihtiyacımız kalmaz; etimiz nerede nöbet tutuyorsa ruhumuz da tam oraya kök salmıştır. Bir çocuğun oyun oynarken dünyayı unutması gibi, bir sanatçının eserine gömüldüğü an gibi ya da bir aşığın sevdiğinin gözlerinde kaybolduğu saniyeler gibi... Beden orada, akıl oradadır. İçi dışı bir olmanın, bölünmemiş olmanın, zamanı bükerek sadece "şimdi ve burada" var olabilmenin o huzurlu, eksiksiz tamlığıdır bu. Kendi hayatının misafiri değil, ev sahibidir insan. Ama ya içine girilen bu yer aslında doğru değilse?
Diğer açıdan bir insan bedeniyle içeride, zihniyle dışarıda olabilir: FİZÖ (fiziksel olarak içeride zihinsel olarak öte yerde). Varlığı sürer, bağlılığı çözülür. İşte çağımızın en kalabalık, en gürültülü ama en korumasız zindan topluluğu. Bedenlerimiz o ofislerde, o sınıflarda, o bitmiş evliliklerin akşam yemeği masalarında birer soğuk heykel gibi otururken; zihinlerimiz prangasından kurtulmuş bir esir gibi bambaşka diyarlara firar etmiştir. Akşam evde eşinin yüzüne bakarken aklı yıllar önceki ilk aşkında kalanlar, ofiste rapor yazarken ruhu çoktan uzak bir sahil kasabasına iltica edenler bu sınıftadır. Hayatta kalmak için fiziken buradayızdır ama bizi biz yapan ne varsa öte tarafa köpük köpük taşmıştır. Yan yanayızdır ama aramızda uçurumlar, ışık yılları vardır.
Bedeniyle ayrılmış ama zihniyle hâlâ içeride de olabilir. FÖZİ (fiziksel olarak öte yerde, zihinsel olarak içeride). Gitmiştir; fakat geride bıraktığı yer onu bırakmamıştır. Bu durum, insanın mekansal bir sürgünde olup, kalbini ve aklını geride bıraktığı o tapınakta unutması hâlidir. Bedenimiz çoktan gitmiştir; belki şehirden ayrılmışızdır, belki o işten istifa etmişizdir, belki o insanın hayatından çıkmışızdır. Fiziken "ötedeyizdir" fakat zihnimiz geçmiş bir zaman diliminin, yıkılmış bir evin ya da terk edilmiş bir sevdanın tam "içinde" nöbet tutmaya devam eder. Yıllar önce ayrıldığı iş müdürüne duyduğu öfkeyi her sabah yeni güne taşırken aslında hâlâ o eski masada oturanlar veya ceketini alıp çıktığı bir aşka zihninin içindeki gizli odalarda hâlâ şiirler yazanlar... Gitmiş ama aslında hiç gidememişlerdir.
Ya da hem bedeniyle hem zihniyle dışarıda olabilir: FÖZÖ (fiziksel olarak da zihinsel olarak da öte yerde). Artık orada değildir ve iç dünyasında da o bağın belirleyici etkisinden uzaklaşmıştır. Varlığın ve yokluğun sınırında, tam bir askıda kalma, mutlak bir aidiyetsizlik trajedisidir FÖZÖ. Bedenimiz ne buradadır ne de aklımız ait olduğumuz yerdedir. Tamamen yersiz yurtsuz, köksüz ve pusulasız bir savruluştur bu. İnsan ne yaşadığı ana tutunabilir ne de gitmek istediği yeri hayal edebilir; hem dünyadan hem de kendi zihin sarayından aynı anda sürgün edilmiştir. Uğruna yıllarını verdiği o büyük hayali gerçekleştirmek üzereyken, artık o hayali bile istemediğini kendine itiraf edemeyen ve ne geride bıraktığı geçmişe ne de önündeki geleceğe sığabilen o darmadağınık insan tipidir bu. Kuantum bir boşlukta, var gibi ama aslında yok gibi yaşar gider insan.
Bu dört kısaltma insanın dört ayrı kişiliğini değil, bağlılığın dört farklı durumunu anlatır. Üstelik bunlar kalıcı kimlikler değildir. İnsan aynı gün işinde dışarıda, ailesinde içeride, eski ilişkisinde takılı kalmış, bir zamanlar tutkuyla savunduğu düşünceye ise bütünüyle yabancı olabilir. Asıl mesele hangi gruba girdiğimiz değil, hangi bağlılığımızda nerede durduğumuzu fark edip etmediğimizdir. Çünkü çoğu zaman insanın kendisine söylediği yalan, başkalarına söylediğinden daha inandırıcıdır.
Bir öğrenci düşünün. Dersin en ön sırasında oturuyor. Defteri açık. Hocanın söylediklerini yazıyor, arada başını sallıyor. Dışarıdan bakıldığında örnek öğrenci. Ama zihninde bambaşka bir konuşma sürüyor: Ben neden buradayım? Bu bölümü gerçekten ben mi seçtim? Yoksa ailemin beklentilerini kendi hayalim sanarak mı büyüdüm? Öğrencinin bedeni derste, hayatı başka bir yerde. Bir de derse girmediği hâlde konuyu merak eden, okumalarını sürdüren, öğrendiklerini arkadaşlarıyla tartışan öğrenci var. Yoklamada adı yok ama zihni sınıfta. Eğitim sistemi bu iki öğrenciden hangisini daha bağlı sayar? Elbette yoklamada görüneni. Çünkü kurumlar insanın nerede olduğunu ölçmekte ustalaşırken, neden orada olduğunu anlamakta aynı başarıyı gösteremiyor.
İş hayatında da durum farklı değil. Sabah kartını okutan, toplantılara katılan, verilen görevleri yerine getiren ama yıllardır o kurumun geleceğinde kendisine bir yer görmeyen çalışanlar var. Masalarında oturuyorlar; fakat zihnen çoktan istifa etmişler. Bugün buna sessiz istifa deniyor. Oysa bazen sessiz olan istifa değil, çoktan gerçekleşmiş bir vedanın kimse tarafından duyulmamasıdır. İnsan işinden ayrılmamıştır; çünkü kira ödenecektir, çocuklar büyütülecektir, krediler bitecektir. Ekonomik zorunluluk, dışarıdan bakıldığında sadakat gibi görünür. Bir kurum da bu görüntüyü memnuniyetle bağlılık diye yorumlayabilir. Ne kadar kullanışlı bir yanlış anlama! Üstelik bunun tersi de vardır. Kurumdan yıllar önce ayrılmış biri, eski yöneticisinin kararlarını takip eder, eski arkadaşlarının yükselişine içerler, fırsat buldukça eski günleri anlatır. İş yerinden çıkmıştır ama iş yeri onun içinden çıkmamıştır. Bazı insanlar çalıştıkları kurumdan maaş almayı bırakır, fakat o kurumun duygusal mesaisini ömür boyu sürdürür.
İlişkilerde bu görünmez ayrılık daha sessiz, daha derin ve çoğu zaman daha acımasızdır. İki insan aynı masada yemek yer. Alışveriş listesi hazırlanır. Çocuğun okul toplantısı konuşulur. Gelecek yazın tatili planlanır. Her şey yerli yerindedir. Ama taraflardan biri artık o geleceği iki kişilik düşünmüyordur. Biri hâlâ biz derken, diğeri aynı cümlenin içinde sessizce ben demeye başlamıştır. Ayrılık henüz yaşanmamıştır. Hatta tartışma bile yoktur. Belki de en büyük trajedi budur: Bir ilişkinin bitişi bazen kavga ederek değil, konuşmaya devam ederek gerçekleşir. Aynı masada oturan iki insan, birbirinden çoktan farklı zamanlara taşınmıştır. Diğer tarafta ise bitmiş ilişkilerin bitmeyen iç hayatları vardır. Boşanma gerçekleşmiş, evler ayrılmış, eşyalar paylaşılmıştır. Ama kişi önemli bir karar alırken hâlâ eski eşinin ne söyleyeceğini düşünür. Yeni bir ilişkiyi eski ilişkinin korkularıyla değerlendirir. Başka birine kızarken yıllar önceki tartışmanın cümlelerini tekrar eder. Hukuken biten ilişki, zihinde yaşamayı sürdürür. Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna romanındaki Raif Efendi'yi hatırlayın. Berlin'de yaşadığı aşk, yıllar sonra bile onun içine kapanmış hayatının görünmeyen merkezidir. Çünkü bazen insan sevdiği kişiden değil, o kişiyi severken olduğu insandan ayrılamaz.
Mevlânâ’nın feryat eden o ilk ney’i, aslında hepimizin ortak anatomisidir; koptuğu kamışlıktan uzaktadır ama çıkardığı her ses, o kanayan yaranın, o terk edilen yurdun hikâyesidir. İnsan, gitmeyi sadece ayaklarıyla başarabilen aciz bir canlıdır; ayrılmak hiçbir zaman geride bırakmaya yetmez. Çoğu zaman bir mekândan, bir şehirden ya da bir kolların arasından çekip gitmek, yalnızca etin ve kemiğin gerçekleştirebildiği zavallı bir eylemdir. Ruh, o koptuğu vahşi kamışlığın sızısını tapınak haline getirir ve insan, fersah fersah uzaklaştığını sandığı her patikada aslında sadece sürgün edildiği ilk toprağın ağıtını mırıldanıp durur. Geriye dönemezsiniz ama yürüyen adımlarınız da sizi asla tamamen uzağa götüremez.
İnanç denen o en kuytu sığınak ise, bu bölünmüşlüğün en ikiyüzlü, en çıplak sahnesidir. Aynı mabette yan yana diz çöken, aynı kutsal göğe el açan o kalabalıklar, aynı yere mi yakarıyor sanıyorsunuz? Kimisi sadece babasından devraldığı o konforlu alışkanlığın kölesidir, kimisi dışlanmanın o soğuk korkusundan kaçıp cemaatin sahte sıcaklığına sığınmıştır; kimi ise inancın özünü zerre umursamadan, o safta durmanın getirdiği dünyevi itibarın ve maskeli güvenliğin şehvetiyle oradadır. Tersi de bir o kadar dehşet vericidir: Yıllar önce o mabedi terk eden, o kutsal metinleri reddeden aykırı bir ruh bile, çocukluğunda zihnine iğnelenen o günah, suçluluk ve cehennem korkusuyla yaşamaya mahkûmdur. Bir fikirden, bir dinden fiziken firar etmek, o fikrin içinizde kurduğu mahkemeyi dağıtmaya yetmez; bugün kendinize verdiğiniz en ağır hükümler, çoktan gömdüğünüzü sandığınız o eski anlatıların diliyle yazılmaktadır.
Alevi-Bektaşi öğretisinin o sarsıcı "Dört Kapı Kırk Makam" aynası, modern insanın yüzüne tam da bu noktada çarpar ve bizi o en korkunç soruyla baş başa bırakır: Neredesin değil, bulunduğun yer seni nasıl bir mahluka dönüştürüyor? Çünkü insan, tüm kutsal ritüellerin, şekilsel ibadetlerin ve en dindar kalabalıkların tam ortasında taht kurup, merhametin ve vicdanın fersah fersah dışında kalabilir. Dünyadaki tüm kutsal kitapları ezbere bilip, adaletin en temel ahlakına bir yabancı gibi bakabilir. Bugün tapınakların kapısından hiç çıkmayanlar, o kapının özündeki hakikatten çoktan boşanmış, ruhlarını şeklin karanlığına satmışlardır. Ve bazen, o kapıyı kırıp dışarı çıkan, inancın sınırlarından sürülen lanetli bir asi; o kapının içinde unutulan ahlakı, adaleti ve yalın iyiliği tek başına sırtlanıp hayatının merkezinde bir bayrak gibi taşımaya devam ede
Bağlılığın en zor fark edilen biçimi ise insanın kendisine ve kendi amaçlarına duyduğu bağlılıktır. Bir kitap yazmak, akademik unvan elde etmek, şirket kurmak, kariyer yapmak, iyi bir ebeveyn olmak, başarılı görünmek… İnsan hayatının yıllarını bir amaç uğruna harcayabilir. Önce amaç insanı harekete geçirir. Sonra insan amacın gerektirdiği hayatı kurar. Takvimler dolar, alışkanlıklar oluşur, çevresindekiler onu o amaçla tanımaya başlar. Bir gün gelir, artık ne istediğini değil, başladığı şeyi neden bırakamadığını düşünür. Çünkü bir hedef, zamanla insanın kimliğine dönüşebilir. Ben başarılı bir akademisyen olacağım. Ben bu şirketi büyüteceğim. Ben başladığım işi mutlaka bitiririm. Başlangıçta özgürce kurulmuş bu cümleler, yıllar sonra insanın kendi hayatına verdiği emirler hâline gelebilir. Ve insan artık hedefini değil, hedefinden vazgeçtiğinde kendisi hakkında ne düşüneceğini önemsemeye başlar.
İşte bu noktada tuhaf bir yabancılaşma yaşanır: İnsan kendi hayat projesinin içinde, kendi hayatına yabancı olabilir. Çalışmaya devam eder ama neden çalıştığını bilmez. Kazanmaya devam eder ama kazandıklarından sevinç duymaz. Yükselir ama ulaştığı yerin manzarasını artık merak etmez. Dışarıdan başarı gibi görünen şey, içeride bir tür sürgüne dönüşebilir. Elbette her yorgunluk yanlış yolda olduğumuz anlamına gelmez. Her kuşku vazgeçmeyi gerektirmez. Değerli bir amaç, zor zamanlarda da emek ister. Ama azimle kendini inkâr etmek aynı şey değildir.
İnsanın kendisine sadık kalmasıyla, geçmişteki kendisinin tutsağı olması arasında ince bir çizgi vardır. Belki bazı hayallerimizi gerçekleştiremeyişimizden daha trajik olan, artık istemediğimiz hayallerimizi gerçekleştirmek için hayatımızı tüketmemizdir.
Çocuklar, yetişkinlerin ustalıkla gizlediği bu ayrılığı çoğu zaman hemen hisseder. Bir anne ya da baba düşünün. Evde, çocuğunun yanında. Yemeğini hazırlamış, ödevini kontrol etmiş, sorularına cevap vermiş. Yapılması gereken her şeyi yapmış. Ama gözü telefonda, zihni işte, dikkati ertesi günün telaşında. Çocuk bir resim gösterir. “Çok güzel olmuş,” der ebeveyn. Çocuk resmine bakar, sonra ebeveynine. Bir süre sonra aynı resmi yeniden gösterir. Çünkü ilkinde cevabı almıştır ama karşılaşmayı yaşayamadığını hissetmiştir. Çocuk yalnızca söylediklerimizi duymaz; söylediklerimizin içinde ne kadar bulunduğumuzu da hisseder. Buna karşılık başka şehirde yaşayan bir ebeveyn, çocuğunun sınavını hatırlayabilir, gününü merak edebilir, korktuğu bir konuda yanında olduğunu hissettirebilir. Bedenen uzak olmak, duygusal olarak uzakta olmak zorunda değildir. Aynı evde yaşamak yakınlığın, ayrı şehirlerde bulunmak uzaklığın kesin kanıtı değildir. Çünkü bir insanın hayatında bulunmak, her zaman onun yanında bulunmaktan daha fazlasını gerektirir.
Sistem, sayabildiği her şeyi kutsar; çünkü en kolay yönetilen, en zahmetsiz sergilenen şey niceliktir. Şirketler çalışan sadakatini turnike kartlarındaki dijital izlerle ölçer, partiler üye sayılarıyla övünür, cemaatler meydanları dolduran kalabalıkların hacmiyle kibirlenir ve sosyal çevreler birlikte çekilmiş, yapay piksellerden ibaret fotoğraflarla bir aradalık tiyatrosu sahneler. Bir aradalığın sayılabilir olması, onun gerçek ya da anlamlı olduğu yalanını yutturmaya yetmez. Bu yüzden sistem, etinizin ve kemiğinizin o koordinatta olup olmadığını vahşi bir hırsla sürekli ölçerken; kalbinizin ve zihninizin orada olup olmadığını asla sormaz. Sormaz, çünkü o sorunun arkasından gelecek çıplak cevap, bu devasa illüzyonu kökünden sarsacak kadar rahatsız edicidir.
Gerçekten de, o görünmez aynanın karşısına geçip kendimize sormaya cesaret edemediğimiz kaç sırrın gardiyanlığını yapıyoruz? Belki de yıllardır aynı yastığa baş koyduğumuz, toplumun takdirle izlediği o evliliği ya da ilişkiyi içten içe artık hiç istemiyoruzdur. Belki de uğruna kavgalar verdiğimiz, kutsal saydığımız o düşünceye, davaya ya da ideolojiye artık zerre inanmıyoruzdur. Gurur duyduğumuzu iddia ettiğimiz o fiyakalı mesleği, aslında sadece kaybettiğimizde altımızdan kayıp gidecek o sahte statünün korkusuyla sürdürüyoruzdur. Ve belki de çoktan kurtulduğumuzu, zincirlerini kırdığımızı sandığımız o karanlık geçmişten aslında bir milim bile uzaklaşamamışızdır. Herkesin bizi ait sandığı o pırıltılı vitrinlerde, biz sadece nefes almaya, hayatta kalmaya çalışan birer canlı cenazeyizdir. Fakat bu ikilemler bizi tek başına sahtekâr yapmaz; çünkü hayat siyah ve beyazdan ibaret değildir. İnsan dediğimiz o dehliz, aynı anda hem sevip hem nefret edebilir; hem inanıp hem de şüphenin zehriyle kavrulabilir. Bazen gitmek isteyip de kalmaktan başka hiçbir çare bulamayız.
Bilinmelidir ki, her içeride kalış uysal bir teslimiyet olmadığı gibi, her dışarı çıkış da mutlak bir özgürlük değildir. Bazen bedenen bir odada kalmak sadece sorumluluğun, omurgalı bir duruşun gereğidir; zihnen dışarıya kaçmak ise bağımsız düşünmenin, zihinsel bir devrimin ilk kıvılcımıdır. En büyük yanılgı ise kendimizi tamamen dışarıda, özgür ve bağımsız sandığımız anlarda yaşanır; sertçe sırtımızı döndüğümüz, öfkeyle karşı çıktığımız o şeylerin, aslında içimizde derin yaralar açarak yaşamaya devam ettiğini çok geç fark ederiz. Mesele insanları kompartımanlara ayırıp etiketlemek değil, kendi bağlılıklarımızın o kimselere gösteremediğimiz gizli, kanayan haritasını okuyabilmektir. Nerede gerçekten varız, nerede sadece varmış gibi yapıp gölgemizi bırakıyoruz? Hangi sadakatimiz artık bize ait değil de, çoktan ölmüş eski bir benliğin hatırasına hizmet ediyor? En ağır yetişkinlik sınavı budur: İçimizde çoktan gerçekleşmiş, bitmiş bir ayrılığı, dışarıdaki hayata itiraf edebilmek. Bir yerden gerçekten ayrılmak için her zaman kapıyı çarpıp çıkmak gerekmez; önce orada olmadığınızı, ruhunuzun o odayı terk ettiğini kendinize itiraf etmeniz yeterlidir. Gerçekten ait olduğunuz yere ulaşmak için yollara düşmenize gerek yoktur; bazen sadece bulunduğunuz yere, bu kez maskelerinizden sıyrılıp, sadece kendiniz olarak gelmeniz yeterlidir.
Ve nihayetinde, o kaçınılmaz Çarşamba sabahları yine olacak. Sınıflar dolacak, kartlar turnikelere basılacak, saflar sıkı tutulacak ve toplantı odalarında yine büyük hedefler için sunumlar yapılacak. Kağıt üzerindeki o yoklamalar her zaman eksiksiz, her zaman kusursuz çıkacak. Ancak dünyadaki hiçbir bürokratik yoklama, hiçbir dijital sistem, bir insanın kendisini aslında hangi sokakta, hangi kırık dökük masada, hangi eski sevdada bıraktığını asla söyleyemeyecek. Çünkü bu hayattaki en büyük, en korkunç kayboluş; hiç kimsenin sizin yokluğunuzu fark etmediği bir kalabalığın tam ortasında, varmış gibi görünmeye mahkûm olarak yaşamaya devam etmektir.
İşte tam da bu yüzden, bir insanı sadece gözümüzün önündeki varlığıyla tanıdığımızı, bildiğimizi ve anladığımızı sanmak koca bir yanılgıdan ibarettir. Hangimiz tam olarak neredeyiz? Kimin bedeni nerede nöbet tutarken ruhu hangi sürgünde? Bedenen ve zihnen aynı ana kök salmış o berrak FİZİ vahalarında mı nefes alıyoruz, yoksa gövdemizi bir masada bırakıp aklımızı uzak diyarlara firar ettirdiğimiz o kalabalık FİZÖ zindanlarında mı esiriz? Belki de çoktan terk ettiğimiz bir geçmişin mahkemesini zihnimizin içinde kurup FÖZİ prangalarıyla yaşıyoruz; ya da ne buraya ne de öteye sığabildiğimiz o mutlak aidiyetsizliğin, o kuantum boşluğun, yani FÖZÖ arafının tam ortasında savrulmaktayız. Bir insanı tanımak ve bilmek nasıl mümkün olabilir ki? Kuantum bir varlık gibi; aynı anda hem burada hem orada olabilen, dokunduğunuzda bir hayalet gibi parmaklarınızın arasından kayıp giden insanı anlamak, onun kendi haritasında bile kaybolduğu bu çağda imkânsızın sınır boylarında gezinmektir.