Odamda çalışmalarıma gömülmüşken kapım hafifçe tıklatıldı. Bir kız öğrencimiz başını aralıktan uzatıp tedirgin bir sesle, “Girebilir miyim hocam?” dedi. “Buyurun,” diyerek içeri davet ettim. Daha hal hatır soramadan gözyaşlarına boğuldu. Ne olduğunu sormaya hazırlanırken danışman hocasıyla yaşadığı sorunları bir solukta anlatmaya başladı. Sözünü kesmeye fırsat bırakmadan içindekileri döktü. Kendisine kötü davranıldığını, araştırma verilerinin adı anılmadan kullanıldığını, öğretilmeyen yöntemlerden sorumlu tutulduğunu ve tez sürecine katkı sunulmamış olmasına rağmen başarısızlığın bütünüyle kendisine yüklendiğini söyledi. Sonunda gözlerimin içine bakarak, “Bana bir yol gösterir misiniz hocam?” diye sordu. O an öğrencinin anlattıklarından çok, hocalığın ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu düşündüm.
Yaşımın verdiği tecrübeyle hem karşımdaki genç insanın incinmişliğini hem de meslektaşımın hukukunu gözetmeye çalıştım. Bazı önerilerde bulundum. Fakat hepsinden önce şunu söyledim: Hangi yolu seçersen seç, edepten taviz verme.
Öğrencim çıktıktan sonra anlattıkları zihnimi meşgul etmeye devam etti. Akademide bazen bilgiye öylesine yoğunlaşıyoruz ki onun tek başına bir erdem olmadığını unutuyoruz. Oysa bilgi insanı olgunlaştırabileceği gibi kibirle de sınayabilir. Hz. Yunus Emre’nin asırlar öncesinden hatırlattığı gibi “İlimden önce edep gelir.” Bu söz yalnızca bireysel bir öğüt değildir; akademik hayatın yönünü belirleyen temel bir ilkedir.
Ne var ki bu ilke çoğu zaman talebeye hatırlatılır, hocaya değil. Oysa akademik edebin asıl yükü öğretenin omuzlarındadır.
İlmi öğreten açısından edep, önce kendi konumunu doğru kavramakla başlar. Hoca bilgiyi temsil eder; fakat hakikatin sahibi değildir. Hakikat kimsenin mülkü değildir. Bu bilinç, hocayı alçakgönüllü kılar; talebesine saygılı davranmasını, farklı düşünce ve kimlikleri yargılamadan kabul etmesini sağlar. Çünkü ilim tek sesli bir alan değildir; çoğul bir arayıştır.
Gerçek hoca bilgisini öğrencileri üzerinde üstünlük kurmak için kullanmaz; onların yolunu kolaylaştırır. Öğretmek gösteriş değil, rehberliktir. Daha da önemlisi, talebesinin ilmî ufkunun kendi ufkunu aşmasından rahatsız olmaz; aksine bundan memnuniyet duyar. Hocalık, kendine hayran öğrenciler yetiştirmek değil, kendisini aşan araştırmacılar yetiştirmektir.
Akademik edep, yetkiyi ölçülü kullanma erdemidir. Öğrencinin emeğini görünür kılmak, verisini sahiplenmemek, öğretmediği bir yöntemden hesap sormamak, başarısızlığı bütünüyle ona yüklememek… Bunlar teknik ayrıntılar değil, ahlaki ölçülerdir.
Hoca, öğrencinin çalışmasını zamanında değerlendirdiğinde ve makul sürede geri bildirim verdiğinde yalnızca görevini yapmış olmaz; emeğe hürmet göstermiş olur. Bazen geciktirilen bir tez okuması, bir öğrencinin aylarını etkiler.
Bilmediğini kabul edebilmek de bu ahlaki olgunluğun parçasıdır. Gerektiğinde öğrencisini başka bir ilim ehline yönlendirmek, “her şeyi bilme” iddiasından vazgeçmektir. Bu tavır güven üretir ve ilmin ortak bir emek olduğunu hatırlatır.
Bugün akademide performans, yayın sayısı, atıf indeksi ve proje bütçeleri konuşuluyor. Fakat bütün bu göstergelerin üzerinde görünmeyen bir ölçüt vardır: edep. Edep zayıfladığında bilgi güç gösterisine dönüşür, rekabet dayanışmayı boğar. Akademi, hakikatin değil egonun sahnesi hâline gelir.
Asıl soru şudur: Akademi bilgiyi mi büyütüyor, insanı mı? İnsan büyümüyorsa üretilen bilginin topluma ne kadar hayrı olabilir? İlim bir araçtır; edep ise yön tayin eden pusuladır. Pusula şaşarsa en güçlü bilgi bile yanlış istikamete ilerler.
Akademik hayat bir kariyer basamağı değil, bir karakter imtihanıdır. Bu imtihanın ağırlığı en çok hocanın omuzlarındadır. Çünkü talebe çoğu zaman hocanın ilminden önce tavrını öğrenir. Edebin gölgesinde yetişen bilgi kalıcıdır. Edebin rehberliğinde yapılan araştırma yalnız literatüre değil, insanlığa da katkı sunar.
Akademi laboratuvarlarda, kütüphanelerde ve veri setlerinde görünür olabilir. Fakat gerçek akademi insanın iç dünyasında kurulur. O dünyanın temelinde edep yoksa üzerine inşa edilen hiçbir yapı uzun süre ayakta kalmaz.
Kapımı çalan o tedirgin ses bana bir gerçeği yeniden hatırlattı: Hocalık, bilgiden önce bir edep meselesidir.