Birkaç yıl önce, aynı zamanda lise öğretmeni de olan bir yüksek lisans öğrencim ziyaretime gelmişti. Odaya şöyle bir göz gezdirdikten sonra hafif şaşkın bir ifadeyle, “Hocam, doğrusu daha farklı bir oda bekliyordum. Burası hiç hoca odasına benzemiyor.” dedi. Bu cümleyi duyunca gayr-i ihtiyari, “Peki, hoca odası nasıl olurmuş?” diye sordum. Gülümseyerek, “Bu kadar sade olmazdı herhalde. Bir de daha çok kitap beklerdim.” cevabını verdi. Bu samimi tespit karşısında kahkahayı bastım.
Bu sabah okuduğum bir romanda, romanın kahramanı ziyaret ettiği hocasının çalışma odasının üç duvarını kaplayacak kadar kitapla dolu olduğunu coşkuyla anlatıyor ve hocasının bilim insanı kimliğine duyduğu hayranlığı dile getiriyordu. Aklıma yukarıda bahsettiğim öğrencim geldi ve tebessüm ettim. Odamın şimdiki hâlini görse, şaşkınlığın ötesinde büyük bir hayal kırıklığı yaşardı herhalde. Artık odamda daha az eşya ve daha az kitap var. Ayrıca oda içinde kullandığım alanı daraltarak iki genç çalışma arkadaşımı da odama davet ettim ve odayı üç kişi kullanmaya başladık.
Kitaplarla ilişkim, onları yalnızca okumaktan ibaret olmadı. Kitapların arasında, kitapçılarda ve kütüphanelerde zaman geçirmek benim için efsunlu bir alanda bir ritüeli gerçekleştirmek gibidir. Kitap satın almak ise bambaşka bir keyiftir. Kitapları incelemek, yazarları hakkında bilgi toplamak, yazıldıkları dönemin sosyo-kültürel arka planına kafa yormak beni mest eder. Lakin bu denli hemhâl olduğum kitapları, kısa süreler dışında elimde tutmak ya da kişisel, büyük bir kitaplık oluşturmak fikrine bir türlü ısınamadığım için biriken kitaplarımı dağıtırım. Onları kütüphanelerle, öğrencilerimle ve dostlarımla paylaşırım.
Bende ağır basan düşünce, esas olanın kitapların içinde yaşamak olmadığıdır. Kitaplar arasında kaybolmayı sevsem de, onlardan öğrendiklerimle birlikte insanların arasında kendimi bulmaya çalışmak bana daha anlamlı geliyor. Belki de kitaplarla dolu bir odada çalışmaktan ya da yaşamaktan ziyade, kitaplarımı ve onlardan öğrendiklerimi insanlarla paylaşmayı daha kıymetli buluyorum.
Kitapların kaderi raflarda sessizce yan yana durmak değildir. Yazılmalarının sebebi okunmaksa, okunmalarının doğal sonucu da elden ele, zihinden zihne dolaşmaları olmalı. Her kitap, yeni bir okurla yeniden tamamlanıyor ve sanki aynı satırlar her bellekte başka bir karşılık buluyor. Bu yüzden kitaplarımı başkalarıyla paylaşırken onlardan vazgeçmiş gibi hissetmiyorum. Aksine, onların asıl yolculuğuna çıkmalarına eşlik ettiğimi düşünüyorum.
Sanırım bu yüzden odamdaki kitapların sayısı yıllar içinde azalırken, kitaplarla kurduğum ilişki hiç eksilmedi. Tam tersine, kitapları sahip olunan nesneler olmaktan çıkarıp paylaşılan yol arkadaşları olarak görmeye başladım. Bir kitabın gerçek zenginliği, kaç kişinin kitaplığında durduğu değil, kaç insanın hayatına dokunabildiğidir.
Odayı üç kişi kullanmaya başlamamız da bu yaklaşımın doğal bir uzantısıydı. Fiziksel alanı daraltmak sadece eşyaları azaltmak değil, paylaşılabilecek bir yaşam alanı açmak demekti. Fark ettim ki, kullandığım mekânı paylaşmak odamı küçültmek değil, tersine genişletmek anlamına geliyor. Nasıl ki bir kitap elden ele geçtikçe anlamı çoğalıyor ve her okurla yeniden hayat buluyorsa, paylaşılan bir mekân da tek bir kişinin sınırlarını aşarak düşüncenin, sohbetin ve birlikte üretmenin alanına dönüşüyor.
Belki de bu yüzden, hem kitapları hem de mekânı paylaşmak bende eksiltme değil çoğalma duygusu uyandırıyor.