Günümüz dünyası, insanlığı daha önce hiç deneyimlemediği bir ivmeyle girdabına alıyor. Akıp giden zamanın ritmine ayak uydurmaya çalışırken, modern yaşamın bizlere vadettiği "konfor", sinsice derin bir yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor. İletişim araçlarının bizi dünyaya bağladığını sandığımız bu çağda, aslında en çok kendimizden ve yanı başımızdakinden kopuyoruz. Teknoloji bizi yakınlaştırırken, kalabalıklar içindeki yalnızlığımızı büyüterek insanı en temel ihtiyacından; yani "birlikte var olma" bilincinden uzaklaştırıyor.
Son zamanlarda, özellikle bu hız ve haz çağında insan, birçok şeyi tek başına yapmaya başladı. Üstelik bu durum; yoğunluğu, süresi ve sıklığı gittikçe artan kronik bir tabloya dönüştü. Eskiden -aslında çok eskiden değil, yakın geçmişte- insanlar birçok şeyi birlikte yaparlardı: Birlikte yemek yer, birlikte pikniğe gider, birlikte eğlenir, birlikte oynar, birlikte tatil yapar ve birlikte yürürlerdi. Artık insanlar, bu haz ve hız çağında internet, sosyal medya, uygulamalar, yazılımlar ve şimdi de yapay zekâ aracılığıyla her şeyi tek başına deneyimliyor. Eskiden her ailede, tüm üyelerin katılımının zorunlu olduğu ortak öğünler belirlenirdi; örneğin akşam yemeği saatinde herkes mutlaka evde olurdu. Şimdi ise aynı evde herkes kendi odasında ya da kendine ayrılmış alanda tek başına; oyun, eğlence, dinlenme -ki buna dinlenme denirse-, sosyalleşme, aidiyet, değer görme ve gerçek kendisi olma çabası içinde çırpınıyor. Bu döngünün sonucunda neleri kaybettiğimize dikkat çekmek amacıyla aşağıdaki listeyi hazırlama ihtiyacı hissettim. Bu listeyle, haz ve hız çağında hem kendimizden hem de çevremizden ne kadar uzaklaştığımızı gözler önüne sermek istedim. Çünkü bir insan kendinden uzaklaştığında, herkesten de uzaklaşmaya başlar.
Bu döngüye kapılan bir insanın psikolojik olarak alabileceği pek çok muhtemel tanı öngörülebilir. Sürecin nasıl devam edeceğine dair bir fikir vermesi açısından kronolojik seyir genellikle şöyle ilerleyecektir: Yalnızlık, anlaşılmazlık hissi, karamsarlık, keder, umutsuzluk ve nihayetinde depresyon. Yine bir karşılaştırma yapacak olursak; geçmişte de bugün de bu durumu yaşayan insanlar mevcuttur. Ancak bu döngüye girmiş ve maddi imkânları kısıtlı olan insanlar, eskiden depresyonu eve kapanarak, odasından ve yatağından çıkmayarak yaşarlardı. Şimdi ise yine eve kapanıyorlar fakat sanal dünyada aşırı zaman geçirerek bir nevi kendilerini uyuşturuyorlar. Eylemsizliğin hâkim olduğu; sadece düşünce ve duygunun bulunduğu fakat fiziksel hiçbir hareketin yer almadığı bu renkli, hızlı ve çok boyutlu sanal dünyada beyin hapsediliyor. Maddi imkânları iyi olan birey ise eskiden bu döngüye girdiğinde, aslında hiç ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı şeyleri sorgusuzca, hesapsızca satın alırdı. Şimdi ise bunu oturduğu yerden; daha hızlı, hiç yorulmadan ve çok daha hesapsızca yapmaya başladı. Neticede, maddi durumu ne olursa olsun insanlar artık depresyonu evde oturarak yaşıyor; sadece bunu yapma biçimleri değişti.
Bu haz ve hız çağının esaretinden kurtulmak, algoritma yazarlarının insafına bırakılmayacak kadar hayati bir meseledir. Onlar elbette işlerini yapıyorlar ve yapmaya devam edecekler. Hedefledikleri kitle; insanların hevesleri, ihtiyaçları, beklentileri ve umutlarıdır. Reklam şirketleri bir ürünü pazarlarken hedefine ulaşmak için öncelikle kullanıcılara o ürüne ne kadar muhtaç olduklarını hissettirir. Bu ürüne sahip olmayanların “eksik” kalacağı, “geride” olacağı, onaylanmayacağı ve dolayısıyla sevilmeyeceği mesajını iliklerimize kadar işlerler. Artık kendimize gelme ve birbirimize dönme zamanı geldi; hatta çoktan geçiyor. Bu haz ve hız çağının yıkıcı etkilerinden kendimizi korumak için öncelikle yavaşlamaya, ardından kendimizle ve sonrasında birbirimizle sahici bağlar kurmaya başlamamız gerekir. Peki, bunu neden yapmalıyız? Birlikteyken sahip olduğumuz, ancak bireyselleşerek kendimizden ve herkesten uzaklaştıkça kaybettiğimiz her şeyi geri kazanmak için. Neydi o kaybettiklerimiz? Bu soruya yanıt olabilecek birkaç başlık şunlardır:
Nihayetinde modern dünya bizi tekil odalara, parlak ekranlara ve sahte beğenilere hapsetse de insan ruhunun şifası yine insandadır. Algoritmaların bizi tanımlamasına ve yalnızlaştırmasına izin verdiğimiz her an, insani özümüzden bir parçayı feda ediyoruz. Oysa hayat, ekran kaydırarak tüketilecek bir hız simülasyonu değil; sindirilerek, paylaşılarak yaşanacak bir armağandır.
Şimdi dijital gürültüyü biraz olsun kısmanın, adımlarımızı yavaşlatmanın ve yanımızdakine gözlerinin içine bakarak "Ben buradayım" demenin vaktidir. Çünkü biz, ancak yan yana durduğumuzda "biz" oluruz ve ancak birbirimize döndüğümüzde gerçekten insan kalabiliriz.