Büyük oğlumla birlikte baba oğul yolculuklarımızdan birisinde hedefimiz Uşak Arkeoloji Müzesi’ni gezmekti. Seyahatimizin bu aşaması Denizli’den başlamıştı. Sabahın seherinde, Denizli’den Uşak’a doğru yol alırken henüz sıcak bastırmamıştı. Gençlik yıllarımda kısa süreliğine de olsa yolumun düştüğü, hatıralarımın olduğu mekânları oğluma göstermek istediğim için yolumuzu biraz uzattık. Özellikle Çal’ın göz alabildiğince uzanan üzüm bağlarının verdiği sabah dinginliğini hissetmesini ve Karahallı Kanyonu ile birlikte asırlara meydan okuyan Clandras Köprüsü’nü görmesini istemiştim. Uşak’a ulaştığımızda güneş tam tepeye çıkmıştı ve artık yazın kavurucu sıcağını hissediyorduk.
Her ne kadar amaç Uşak Arkeoloji Müzesi’ni gezmek olsa da asıl derdimiz Karun Hazinesini görmekti. Yıllar önce Lidya Krallığı’nın başkenti olan Sardes şehrinin kalıntılarını gezmiştim. O dönemde ülkemizden çalınan Karun Hazinesi henüz ülkemize geri getirileli birkaç yıl olmuştu. Sardes’i gezip Karun Hazinesini görememek içimde bir ukde olarak kalmıştı.
Sonrasında bu hazineyle ilgili çıkan haberleri ve yazıları istemsiz bir şekilde takip etmeye başladım. Hatta Dan Brown tarafından yazılan Da Vinci Şifresi romanından esinlenerek zihnimde benzeri bir kurgu dönmeye başlamıştı. Sardes surlarının altından tiyatrosuna oradan tapınağa açılan dehlizlerden Karun Hazinesi’ne bağlanan bir casus hikâyesi bile yazabilir miyim diye düşünmüştüm.
Müzenin girişinde, uzun yılların biriktirdiği merakın etkisiyle alışılmışın üzerinde bir heyecan duyduğumu fark ettim. Açıkçası bu kadar güzel bir müze binası ile karşılaşacağımı da hayal etmemiştim. Üç katlı modern bir binanın içindeydik. Yapının çekiciliği biraz da girişteki görevlilerin güler yüzlü ve samimiyet kokan davranışlarından da kaynaklanıyor olabilirdi. Birkaç adım sonra heyecanın yerini sükûnet aldı ve ilerlemeye başladık.
Sergi salonlarının ferahlığından, aydınlatmadaki estetikten ve bilgi panolarının yeterliliğinden etkilendim. Özellikle eserlerin tarihsel ve tematik bir düzen içinde sergilenmesi, geçmiş dönemleri daha kolay anlamamı sağladı. Yavaş adımlarla ilerledik, eserleri sindire sindire inceleyerek ikinci kata çıktık.
İkinci kat ağırlıklı olarak Karun Hazinesi’ni oluşturan eserlere ayrılmıştı. Sonunda onlarla karşı karşıya kaldım. Fakat hiçbir şey hissetmiyordum. Üzerine hikâye bile yazmayı düşündüğüm, ilgili ilgisiz adının geçtiği tüm haberleri okuduğum hazinenin en nadide parçaları karşımda olmasına rağmen içimde bir kıpırtı bile yoktu. Hâlbuki heyecanlanacağımı düşünmüştüm. Müzeden biraz hayal kırıklığı yaşayarak ayrıldım.
Takip eden günlerde bu konu zihnimi meşgul etti. Özellikle ilk birkaç gün, uzun süredir görmek istediğim bir hazinenin karşısında neden bu kadar kayıtsız kaldığımı anlayamadım. Zaman zaman aklıma geliyor, sonra yeniden unutuyordum. Fakat her hatırlayışımda aynı soru ile karşı karşıya kalıyordum: Beni yıllarca peşinden sürükleyen şey gerçekten Karun Hazinesi miydi?
Bu sorunun peşine düşünce hafızam da geriye doğru işlemeye başladı. Karun Hazinesinin bende ilk ne zaman yer ettiğini hatırlamaya çalıştım. O zaman fark ettim ki beni etkileyen sadece eserlerin kendisi değildi. Hazinenin yurt dışına kaçırılması, yıllar süren hukuk mücadelesi ve sonunda yeniden ülkemize dönmesi de en az eserlerin kendisi kadar ilgimi çekmişti. Bu hikâye, zamanla bende güçlü bir merak duygusuna dönüşmüştü.
Zamanla fark ettim ki mesele sadece merak değildi. Merak ettikçe öğreniyor, öğrendikçe zihnimde yeni kapılar açılıyordu. Karun Hazinesi artık salt müzede sergilenen birkaç tarihî eserden ibaret değildi. Onlar benim zihnimde kaçırılan hazinelerin, uzun hukuk mücadelelerinin, gizli geçitlerin, kayıp izlerin ve çözülmeyi bekleyen sırların parçası hâline gelmişti.
Belki de beni yıllarca heyecanlandıran şey hazinenin kendisi değil, onun etrafında kurduğum hayal dünyasıydı. Merakım öğrendiklerimi çoğaltıyor, öğrendiklerim ise hayal gücümü besliyordu. Zihnimdeki kahramanlarla birlikte gizemlerin peşine düşüyor, onların çözdüğü bilmeceleri empati kurarak ben de çözmeye çalışıyordum.
Bugün anlıyorum ki Karun Hazinesini görmek için çıktığım yolculuk aslında başka bir keşifle sonuçlanmıştı. İnsanı asıl zenginleştiren, sahip olduklarından çok merak ettikleri, öğrenmek için emek verdikleri ve hayal güçleriyle büyüttükleri şeylerdi.
Belki de bu yüzden bazı hazineler müzelerde sergilenir, bazıları ise insanın içinde yaşamaya devam eder.