Sevgili okur, bu memlekette tartışmak ulusal bir spordan ibaret değil, adeta zorunlu bir hizmet.
Hayatla iletişim kurmak, çoğu zaman, eski ve arızalı bir radyo ile TRT yayınını yakalamaya çalışmaya benziyor: Frekansı biraz sağa çevirirsin, cızırtıdan geçilmez; biraz sola kaydırırsın, anlamadığın bir dilde bir ağıt duyulur. Memleket de böyle; her gün fikirlerimizi ayarlamaya çalışıyoruz, ama o lanet olası frekans bir türlü tutmuyor. Sadece memleket mi, tarihin tamamı bu cızırtıyla dolu:
“Kazanan haklıdır. Güçlü olan doğrudur.”
“Cadı olmadığını kanıtlayamazsın, o zaman cadısın, yan.”
Bir elinizde işe yetişme telaşıyla içtiğiniz kahveniz, diğer elinizde eşinizin mutfakta neden tabak çanağı orkestra şefi edasıyla çaldığına dair savunmanız. Diğer taraftan televizyondan gelen yüksek tonlu tartışmalar: Dolar yükselir → “Muhalefet yüzünden panik yaratıldı.” Fındık fiyatı düşer → “Muhalefet algı operasyonu yapıyor.” Yağmur yağmaz → “Muhalefet moral bozuyor.” “Neden ekonomik kriz var çünkü muhalefet … yapıyor”. Ya da en fenası: Bayram tatilinde, ailenin muhafız kıtası olan ve mantık felsefesini tek başına yeniden yazmaya niyetlenmiş Büyükbaba, dayı, amca, hala vb ile memleket meselelerini çözmeye çalışıyorsunuz.
Her defasında kazanan belli aslında: Büyükbaba. Çünkü onun yanında Hegel’in Kant’ı geliştirmeye çalışması bile sadece “Kızım, bu çocukla olmaz” seviyesinde bir aile içi tartışmanın akademik versiyonu olarak kalır.
Oysa mantık, çocukluğunda mahalleyi saran bedava bir duman değildi. Bugün masaya oturduğunuzda, karşınızdaki o müstahkem argümanın zırhının altında bir çürük olduğunu midenizde bir öküz oturmuş gibi hissedersiniz, ama tam olarak hatayı nerede işaret edeceğinizi bilemezsiniz.
İşte o an, mantık safsataları denen o sinsi virüsler devreye girer.
Mantık safsatalarını bilmek, entelektüel savaş literatüründe “zayıf nokta tespiti” yapmaktır. Biz siviller için ise bu, boş konuşanı anında mahcup edecek o kritik deliği bulma sanatıdır. Çünkü inanın bana, ne kadar derin, ne kadar politik, ne kadar felsefi görünürse görünsün, insanların inançlarını haklı çıkarmak için sunduğu gerekçelerin %80’i, aynı 10–15 mantık hatasının sağda solda ısıtılıp önümüze konmasından ibarettir. Tıpkı bayramda üçüncü kez ısıtılan ve bir yerden sonra iç bayıltan pilav gibi.
Tartışmalarımızdaki mantıksal çıkmazların formüle edilmiş basitliğine hayran kalacaksınız. İşte o meşhur market listemiz:
Biraz duygu.
Üç kaşık abartı.
Bir tutam cehalet.
Üstüne gezdirilmiş otorite sosu.
Gelin, bu hafta safsata sofrasını birlikte dolaşalım. Madem bu ülkede Ad Hominem (kişisel saldırı) resmi tartışma dili haline gelmiş, bari neyle savaştığımızı bilelim.
Sonuçlardan Çıkarım Safsatası
Bu safsata, basitçe bir şeyin doğru olup olmadığına, sonucunun ne kadar hoşumuza gittiğine bakarak karar vermek demektir. Yani, hakikati bir çeşit kişisel gelişim kitabı zannediyoruz.
Büyükanneniz, "Eskiden insanlar daha dürüsttü" dediğinde, bu cümleyi tarihsel bir analiz olarak değil, o dönemin sonuçlarının kendisini daha iyi hissettirmesi üzerine kurar.
Günlük yaşamda, otonom araçlara kökten karşı çıkan akrabanızı düşünün. Neden? Çünkü direksiyon simidini hissetmeyi seviyor, arabasını kullanmayı seviyor. Bu, mantıksal bir itiraz değil; duygusal bir yatırımın gerçeği bükme çabasıdır. Gerçeklik ise bize trip atıyor: “Ben böyle değilim, sen öyle görmek istiyorsun.”
NBA’de oynayan bir sporcunun rakı içti diye milli takımdan atılmasını istemek, “sonuçlardan çıkarım safsatası”nın yerli ve milli halidir.
Mantık şöyle çalışıyor:
“İçki içen sporcu → gençlere kötü örnek → gençler bozulur → memleket çöker.”
Yani birinin akşam yemeğinde kadeh kaldırmasıyla ülkenin ahlaki çöküşü arasında hızlı ve duygusal bir bağlantı kuruluyor. Sonuç hoşumuza gitmiyor diye olayın kendisini “yanlış” ilan ediyorlar.
Gerçekte ise sporcu rakı içer → sporcu rakı içmiştir. Ahlakın çökmesiyle filan ilgisi yok.
Ama bu ülkede duyguyu rahatsız eden her şey, mantık yoluna çıkmadan “memleket elden gidiyor” dosyasına konuyor.
Sonucu Onaylama Safsatası
Bu, zihnin en komik tuzaklarından biridir. Koşullu bir ifadenin sonucunun doğru olmasından yola çıkarak, öncülünün de doğru olduğunu varsaymak.
Örneğin, market kasiyerini mutlu görüyorsunuz. Zihninizdeki denklem şöyle işliyor: "Eğer piyangoyu kazanırsa mutlu olurdu. O mutlu. O halde, piyangoyu kazanmış olmalı!".
Halbuki kasiyer yeni arkadaş yapmış olabilir, işten çıkınca mantı yemiş olabilir, hatta ruh hali üzerine podcast dinlemiş olabilir. Ama biz sonucu görür, sebebi sadece bir şeye yakıştırırız.
Siyasette daha absürt: "Ekonomik krizi önceden görmüşse iyi liderdir. Trump bunu gördü. O halde, Trump harika liderdir". Oysa bu krizi astrolog da gördü, Ekşi Sözlük yazarı da gördü, ama sadece birine ülke verildi.
Evlilik hayatında: “İşten eve gelmeden hemen önce beni aldatıyorsan geç kalırdın. Bir saat geç kaldın. Demek ki beni aldatıyor olmalısın”. İşte size trafiği, benzin kuyruğunu ve aniden çıkan toplantıyı bir kenara iten, dramatik bir mantık sıçraması.
Cehalete Başvurma
Bu safsata, bir şeyin doğru olmadığını kanıtlayan bir delil sunulmamışsa, o şeyin doğru olduğunu varsaymak demektir. Basitçe: “Bunun yalan olduğunu kanıtlayamadın, o halde benim söylediğim doğru.”
Memleketçe bayıldığımız örnekler: “Seçimde hile olmadığını kim kanıtlayabilir? O halde kesin vardır.” “Madem ekonomi kötü diyorsun senin nasıl i-phone telefonun var?” Ya da Kocaayak’ın var olmadığını kanıtlayan bir kanıt yokmuş? E o zaman var demektir!. “Uzaylılar yok mu? Kanıtlayamazsın ki!” Hayır, sevgili amcam, bazı şeylerin yokluğu kanıt gerektirmez.
İlişkilerde ise bu taktik, bir kalkan görevi görür: “Sana kötü davrandığını kanıtlayamazsın. O halde sana kötü davranmamışımdır”. Tabii tabii, sanki insanların ruhu röntgen ışınıyla çalışıyor da, duygusal kanıtlar sadece resmi bir dilekçeyle geçerli oluyor.
Bunun bir türevi olan Kişisel İnanmazlık ise, kendi hayal gücünün sınırlarını evrenin sınırları ilan etmektir. “Ben bu piramitlerin nasıl yapıldığını hayal edemiyorum. O halde, Mısırlılar yapmamıştır”. Bir kişinin taş yontmayı, beton dökmesini bilmemesi, Mısırlıların geometri bilgisini geçersiz kılamaz.
Kırmızı Ringa Balığı: Sorunu Boş Ver, Sana Masal Anlatayım
Tartışmanın ortasında, orijinal konudan kaçınmak ve kazanma şansınızın daha yüksek olduğu alakasız, göz boyayıcı bir konuya geçmek.
On yıldır zam yapmayan işverene sordunuz: “Neden zam yapmıyorsunuz?”. Şirket sözcüsü yanıt verir: “Biz bu şirkette, tüm çabalarımızı iyi bir ürün ve müşteri memnuniyeti sağlamaya odaklıyoruz. Müşterinin her şeyden önce geldiği bir dünyaya inanıyoruz.”
Cevap nerede? Cevap yok. Olan tek şey, cümle formunda ambalajlanmış kaçış manevrasıdır. Memlekette siyaset, ne yazık ki, büyük ölçüde bu numara üzerine kuruludur. “Asgari ücreti nasıl artıracaksınız?” sorusuyla “Aya duble yol yapacağız, Mars’a koloni kuracağız” vaadi aynı paragrafta buluşur.
Zihinsel Çelik Yelek: Diğer Ünlü Numaralar
Mantık, duygularla çarpışınca ortaya çıkan diğer taktikler şunlardır:
• Saman Adam Safsatası: Rakibinizin argümanını alıp, karikatürize edilmiş bir versiyonunu yaratıp, sonra o karikatürü dövmektir. Askeri harcamaların azalmasını savunan birine, "Demek ülkeyi teröristlere teslim edip, her büyük şehirde binaların havaya uçurulmasını istiyorsun!" demek, hem Saman Adam hem de Kaygan Zemin safsatasının komik bir kombinasyonudur.
• Ad Hominem (Kişisel Saldırı): Argümana değil, argümanı yapan kaynağa saldırmak. "Senin tipten belli zaten anlamadığın". Bu, maalesef, çoğu zaman memleketin resmi tartışma dili olarak kullanılır.
• Yanlış Eşdeğerlik: İki şeyi, bir veya iki ortak noktası üzerinden temelde aynıymış gibi göstermeye çalışmak. Medyada favoridir: “İklim değişikliğini destekleyen bilim insanları da var, desteklemeyenler de. O halde, durum berabere!”. Oysa bir taraf NASA’ya, öbür taraf dayısının tavuğunun hareketlerine dayanarak konuşuyordur. Hatta bu tip şöyle de diyebilir: Hocam ay tutulması olduğu gün ev kredisi çekmeyin, enerjisi ters.
• Otoriteye Başvurma: Bir şeyin doğru olması gerektiğini, sadece saygın (ya da popüler) bir kaynaktan geldiği için iddia etmektir. "Ashton Kutcher bu kamerayı kullanıyor; harika olmalı". Film sektörünün çıtasını Ashton Kutcher üzerinden belirlemek de, mantık alanında ayrı bir cesaret gerektirir.
Safsataları bilmek, bizi dolandırıcılara, tarikat liderlerine ve manipülatif televizyon yorumcularına karşı çelik gibi yapar; bu, zihinsel bir demir kubbedir.
Aristoteles, MÖ 300'de bile bir argümanın öncüller ve bir sonuçtan oluştuğunu formüle etmişken, bizler hala çocukça bir inatla “Öyle, çünkü öyle” (Döngüsel Akıl Yürütme) seviyesinde debeleniyoruz.
Ancak asıl tehlike dışarıda değil, içeridedir. Tartışmaları kazanmayı bir kenara bırakın, asıl hedefimiz kendi mantığımızın da çürük tahtalarda yürümediğinden emin olmaktır. Çünkü insan en çok kendi kendine safsata yapar.
Mantık safsatalarını öğrenmek, karanlık bir denizde fırtınaya yakalanmış bir geminin pusulasını tamir etmeye benzer. Fırtına (duygu ve öfke) sizi savurmaya çalışır, ama sağlam bir pusulanız varsa yönünüzü kaybetmezsiniz.
Kısacası, dostum: Hakikatin toprağı serttir. Ama safsatalar o toprağın altında saklanan mayınlardır. Nerede olduklarını bilirsen, hem kendi bacağını hem de tartıştığınız konunun haysiyetini kurtarırsınız. Aksi takdirde, hayatla iletişiminiz sürekli cızırtılı, sürekli öfkeli ve daima ister Büyükbaba, Büyükanne’nin ya da diğerinin zaferiyle sonuçlanacaktır.