Bir arkadaşımdan “bu denli milliyetçi olduğunu bilmiyordum” diyen kısa bir mesaj aldım. Bu kanaate nasıl ulaştığını sorduğumda, kullandığımız mesajlaşma platformundaki profil fotoğrafımı işaret etti. Bir süre önce profil resmi olarak, bizim bayrağımız ile Doğu Türkistan bayrağını yan yana gösteren bir görsel eklemiştim. Arkadaşıma, şaka ile karışık bir dille “beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın” minvalinde bir cevap verdim. Karşılıklı tebessüm emojileriyle bu kısa sohbeti sonlandırdık ve konu kapandı. Ancak anlaşılan o ki, gökbayrak ile al yıldızlı bayrak arasındaki kardeşliği hatırlatma çabam, en azından onun gözünde bambaşka bir anlam kazanmıştı.
Öncelikle belirtmeliyim ki, insanın içinde yetiştiği coğrafyayı ve ait olduğu milleti sevmesi milliyetçilik olarak adlandırılıyorsa, evet, ben de kendimi milliyetçi olarak tanımlayabilirim. Milliyetçilik; mensubu olunan milletin iyiliği için çaba göstermeyi ve gerektiğinde fedakârlık yapmayı gerektiriyorsa, bu anlamda milliyetçi olduğumu söylemekten çekinmem.
Ancak milliyetçilik; kendi milletini diğerlerinden üstün görmek, kibirle yaklaşmak ve başkaları üzerinde tahakküm kurmak anlamına geliyorsa, işte o noktada kendimi kesinlikle bu kavramın içinde görmem. Çünkü hiçbir milletin doğuştan seçilmiş ya da diğerlerinden üstün olduğuna inanmıyorum.
Aksine, milletlerin varlık sebebinin insanların birbirlerini tanımalarına imkân vermek olduğuna inanıyorum. Farklılıklarıyla bir arada yaşayabilmeleri ve toplumsal düzen içinde varlıklarını sürdürebilmeleri için var olduklarını düşünüyorum.
Profil resmime gökbayrak ile al bayrağı yan yana koymamın sebebi, Doğu Türkistanlı kardeşlerimi unutmadığımı göstermekti. Onların son yıllarda Çin yönetiminin yoğun ve sert asimilasyon politikaları altında ağır şartlarda yaşam mücadelesi verdiğini biliyorum. Dünyanın neresinde bir zulüm varsa, zulmün kimden geldiğine bakmaksızın zalimin karşısında, mazlumun yanında durmak gerektiğine inanıyorum. Doğu Türkistanlıların yaşadığı sıkıntılar ve aramızdaki kardeşlik bağı, onları hatırlamayı ve onlar için dua etmeyi benim için bir sorumluluk hâline getiriyor.
Daha önce kaleme aldığım “Nanjing Katliamı ve Uygurlar” başlıklı yazımda da değindiğim gibi, bazı acılar sadece tarih sayfalarına değil, insanın vicdanına da kazınır ve orada yaşamaya devam eder. Doğu Türkistan meselesi benim için böyle bir yaradır. Çünkü orada yaşananlar, politik başlıkların içine sıkıştırılabilecek bir mesele değildir. Bir milletin sessizce eksilmesine, kimliğinin ve hafızasının incitilmesine dair derin bir hikâyedir. Bir halkın kendi diliyle, inancıyla ve kültürüyle var olma çabasının zorlaştırılması; sadece o toplumu değil, insanlığın ortak vicdanını da yaralayan bir durumdur.
Tüm bu yazdıklarımın bir “milliyetçilik” iddiasından çok daha öte bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Benim için mesele; bir kimliğe sığınmak ya da bir aidiyeti öne çıkarmak değil, insan olmanın yüklediği vicdani sorumluluğu hatırlamaktır. Doğu Türkistan’da yaşananları dile getirme ve çevreme hatırlatma çabam; bir ideolojinin değil, unutulmaya karşı bir vicdan tepkisinin sonucudur. Çünkü asıl rahatsız edici olan orada yaşananlarla birlikte, tüm bu yaşananların dünyanın gözleri önünde giderek sessizleşmesi ve sıradanlaşmasıdır.
Beni en çok yaralayan şey ise, bir halkın acısının zamanla gündemden düşmesi ve adeta insanlığın ortak hafızasından silinmeye terk edilmesidir. Unutulmak bazen zulmün kendisi kadar ağır bir yük haline gelir. Bu yüzden her hatırlatma çabam aslında bir isyan değil; sessizleşen vicdanlara küçük bir dokunuş, kaybolan duyarlılığa bir çağrıdır. Eğer bu çaba bir yerlere “milliyetçilik” olarak görünüyorsa, ben onu öyle değil; insan kalabilmenin, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilmenin doğal bir uzantısı olarak görüyorum.
Çünkü inanıyorum ki insanlığın en büyük sınavı, acıyı kimin yaşadığına bakmadan mazlumun yanında durabilmektir.