Denizli'deki Hierapolis Antik Kenti'nin Kuzey Kapısı'ndan içeri girdiğimde, karşıma çıkan Kuzey Nekropolü (mezarlık kent) beni büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Özellikle zenginler ve soylular için yaptırılmış görkemli lahitlere gözlerimi alamadan uzun uzun baktım. Daha sonra lahitlerin üzerindeki yazıları açıklayan kaynakları okuduğumda ise asıl şaşkınlığımı yaşadım. Çünkü bu yazılarda sadece lahitte yatan kişinin adı değil; mensup olduğu aile, toplumsal statüsü, yaptığı meslekler, üstlendiği görevler ve kimi zaman da hayatı boyunca elde ettiği başarılar anlatılıyordu.
Sanki ölümün sessizliğinde bile, geride kalanlara kim olduklarını hatırlatmaya devam etmek istiyorlardı. Kendi kendime, "Nasıl yani, ölüm bile insanların geride bir iz bırakma arzusunu törpüleyemiyor mu?" diye sordum.
İlk anda bunun yaşanılan coğrafyaya ya da o dönemin kültürüne özgü bir durum olduğunu düşündüm. Fakat aklıma Ahlat'taki Selçuklu Meydan Mezarlığı gelince tereddüt ettim. Hierapolis, Roma'nın pagan inançlarıyla erken dönem Hristiyanlığını; Ahlat ise Türk-İslam medeniyetini yansıtıyordu. Buna rağmen her iki yerde de karşılaştığım gösterişli mezarlar bana aynı gerçeği hatırlattı: Dini, dili, kültürü ve çağı ne olursa olsun, insan ardında silinmeyecek bir iz bırakmak istiyor. Kimisi bunu mermer lahitlerle, kimisi heybetli mezar taşlarıyla yapmaya çalışıyor. Ölümün eşitlediği insanlar, sanki hafızalarda yaşayabilmek için mezarlarında bile birbirlerinden ayrışmaya devam ediyor.
Georgi Gospodinov'un Bahçıvan ve Ölüm adlı kitabını okurken bu arzunun güçlü ya da ayrıcalıklı insanlara özgü olmadığını fark ettim. Romanın yaşlı kahramanı, Tanrı'yla pazarlık ederken daha uzun yaşamayı değil, torununun kendisini tanıyacağı kadar yaşamayı diliyordu. Çünkü biliyordu ki insan, yalnızca nefes aldığı sürece değil, bir başkasının hafızasında yaşadığı sürece de varlığını sürdürür. Torununun zihninde yer edecek birkaç anı, onun için birkaç yıl daha yaşamaktan daha değerliydi.
Belki de iz bırakma arzusu, insanın en eski ve en sessiz arzularından biridir. Kimimiz bunu ürettiğimiz eserlerle, kimimiz yetiştirdiğimiz çocuklarla, kimimiz de geride bıraktığımız birkaç eşya ya da birkaç hatırayla gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Belki de bütün bu çabanın temelinde unutulmaz olmak yoktur. Asıl istek, bir zamanlar bu dünyadan geçmiş biri olarak, birilerinin hafızasında sessizce yaşamaya devam edebilmektir. Araçlar değişiyor; değişmeyen ise geride anlamlı bir iz bırakma arzusu.
Dönüp kendi içime baktığımda ise eleştirdiğim insanlardan çok da farklı olmadığımı gördüm. Ben de kısa bir süre önce, hayatımın önemli dönüm noktalarında aldığım kol saatlerini oğullarıma vererek, bunları saklamalarını ve ben öldükten sonra da beni hatırlamalarını istedim. O an bunun doğal bir istek olduğunu düşünmüştüm. Sonra fark ettim ki aslında onlardan bir eşya saklamalarını değil, kendimden geriye küçük de olsa bir iz taşımalarını istemiştim. Oysa bunun kararını vermesi gereken ben değil, onlardı. Eğer bir gün beni hatırlamaya değer bulurlarsa, bunu benim yönlendirmemle değil, kendi sevgileriyle yapmaları daha anlamlı olacaktı.
Hierapolis'teki görkemli lahitlerle oğullarıma verdiğim mütevazı saatler arasında yaklaşık iki bin yıl var. Fakat bugün bana öyle geliyor ki ikisi de aynı insanî arzunun farklı biçimleri. Belki de insan, ardında ne bıraktığından çok, geride kalanların yüreğinde nasıl bir iz bıraktığını düşünmeli.
Bâkî'nin yüzyıllar önce söylediği gibi: "Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş."