Okula giden çocukları benliğin üç görevi bağlamında sınıflandırabiliriz. Birincisi ve en çok arzulananı; okula gideceğini bilen, okula gitmek isteyen ve okula giden öğrenci profilidir. Bu öğrenciler okulda eğitsel, sosyal ve kişisel gelişimlerine yön verecek birçok işlevsel deneyim kazanırlar. Bu öğrencilerde en belirgin özelliklerden biri kontrol odağının içsel olmasıdır. Akademik ya da sosyal bir davranışı başlatma, sürdürme ve sonlandırma sürecini kendileri yönetirler. Dış bir uyarıcıya ihtiyaç duymadan ders dinler, ders çalışır, ödev yapar ve kitap okurlar. Bütün bu akademik etkinlikleri bir "görev" olarak değil, bir "akademik davranış" olarak sergilerler. Akademik görev; bir etkinliğin sırf başkası istiyor diye, yapılmış olsun diye, sorumluluğu savsaklayarak ve anı kurtarma amacıyla yapılmasıdır. Akademik davranış ise öğrenme amacı taşır; ne öğrendiğinin, nasıl öğrendiğinin, nereden nereye geldiğinin farkındalığıyla anı yaşamak, sorumluluk almak ve olabileceği kişinin yolculuğuna çıkmaktır.
İkincisi; okula gitmesi gerektiğini bilen, gitmek istemeyen fakat gitmek zorunda kalan çocuklardır. Çocukların en yoğun bulunduğu alan ne yazık ki burasıdır. Okula gitmesi gerektiğinin farkında olup gitmek istemeyen ve gitmek zorunda kalan çocuklarda, başta eğitsel etkinlikler olmak üzere her türlü süreç her geçen gün ağırlaşan bir yüke dönüşür.
Üçüncüsü ise; bu zorlama döngüsünün derinleşmesiyle ortaya çıkan süreçtir. Çocukta algı artık şuna dönüşür: "Okula gitmemem gerektiğini biliyorum, gitmek istemiyorum ve gitmek zorunda kalıyorum." Benlik bu olumsuz döngüde çalışmaya başlayınca çocukta anne, baba, okul, sınıf, öğretmen, arkadaş ve en nihayetinde kendisine ilişkin olumsuz düşüncelerle beslenen kemikleşmiş inançlar oluşur. Derslere katılım azalır ve zamanla yok olur. Derse katılmayan öğrenciden öğretmenin beklentisi, okulun beklentisi ve en acısı çocuğun kendine ilişkin beklentisi kaybolur. Sonunda çocuk hem kendinden hem de herkesten uzaklaşmaya başlar. Süreci bu yıkıcı noktaya getiren döngüyü kırmanın en kritik noktası, öğrencinin öncelikle kendini sevmesini sağlamaktır.
Okula gitmemesi gerektiğini düşünen ve hatta buna inanan bir öğrencide okula gitme isteği oluşmaz. Buna rağmen okula gitmek zorunda bırakılan bu çocuk için her şey engelleyici bir unsura dönüşür: Dersler, sınavlar, ödevler, oyunlar, öğretmenin bir başkasını övmesi... Bu düşünce, duygu ve davranış örüntüsündeki öğrenci, engellerle başa çıkabilmenin bir yolu olarak "hiçbir şey yapmamayı" (ders dinlememe, çalışmama, ödev yapmama) seçer. Bu seçim sadece çocuğun kişisel başarısızlığı gibi değerlendirildiğinde, çocuk bu seçimiyle baş başa bırakılır; yani ondan vazgeçilir. Sayfalarca süren bu vazgeçişin en masum gibi görünen kılıfı ise şudur: "Siz bu çocuğu en iyisi sanayiye verin."
İliklerimize kadar hissedeceğimiz bir sorumluluk duygusuyla soruyorum: Bir öğrenciyi gerçekten okuldan ve gelecekten koparmak bu kadar kolay olabilir mi? Bir öğretmenin ya da uzmanın bir anne-babaya kolayca yaptığı bu yönlendirmeyi, kendi çocuğu için de yapabilir miydi? Elbette sanayide çalışacak insan kaynağının da yetiştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak asıl mesele şudur: Belki de yazılım, uçak, motor ya da makine mühendisi olabilecek potansiyeldeki yetenek denizlerini, çocuğu tam tanımadan yaptığımız ezbere yönlendirmelerle kurutuyor olabilir miyiz?
Çocuğun okula gitmek istememesinin arkasında; anneden ayrılamama, başarısızlık kaygısı, kaygılı bağlanma, onaylanma ihtiyacı, yarışmacı bir benliğe sahip olmama, uğradığı akran zorbalığı ya da öz bakım becerisini kazanamadığı için okul tuvaletini kullanamayıp yaşadığı bedensel sancılar gibi onlarca gelişimsel neden yatıyor olabilir. Çocuğun okula başladığı andan itibaren sürece dahil olan herkesin yapması gereken sıralama bellidir:
Tam da bu noktada acı ama gerçek olan bir durum için bir parantez açmak gerekiyor: Bugün üniversite mezunu gençlerimizi istihdam edemememizin temel nedeni; onları tanımamamız, kendilerini kimseye tanıtmalarına izin vermememiz, tanımadığımız bu çocukları yanlış yönlendirmemiz ve bu yanlış yönlendirmelerle yetiştirmemizdir. Yıllardır aynı hatayı tekrarlıyoruz. Sırf aldığı yüksek puanla geleceği "prestijli meslek" fırsatını kaçırmayalım diye; yeteneğine, ilgisine ve kişiliğine hiç uymayan tıp veya mühendislik fakültelerine gönderip heba ettiğimiz binlerce yeteneğimiz yok mu?
"Okula gitmek istemeyen bir çocuk" şikayetiyle karşılaştığımızda, problemin bilişsel, duygusal, davranışsal ve etkileşimsel boyutlarını doğru analiz etmek zorundayız. Çocuk okula gitmesi gerektiğini biliyor, gitmek istemiyor ama gitmek zorunda kalıyorsa; problem henüz duygusal boyuttadır. Bu boyutu görmezden gelip çocuğu zorlamak, patinaj yapan bir arabayı ısrarla itmeye benzer. Zorladıkça soruna davranışsal boyut eklenir; kaçışlar başlar. Ardından bilişsel boyut devreye girer ve çocuk "Benim okula gitmemem gerekiyor" inancını geliştirir. Önce duygusal, sonra fiziksel olarak sınıftan, okuldan, toplumdan ve en sonunda kendinden uzaklaşır. Kendinden uzaklaşmanın yarattığı o ağır duygusal boşluğun adına ise "yalnızlık" denir.
Yıllardır "okusun, hayatı kurtulsun" ya da "okumuyor, ziyan olmasın sanayiye gitsin" diye aldığımız o kestirme kararlarla, meğer çocuklarımızın hayatını bizzat kendi ellerimizle karartıyormuşuz! Bir çocuğun içindeki korkuyu, utancı, kaygıyı ya da keşfedilmemiş o muazzam potansiyeli anlamaya vakit ayırmak yerine; onu sistemin, puanların ve toplumsal beklentilerin çarkları arasında ezmişiz.
İçsel kontrol odağını söküp aldığımız, kendini tanımasına fırsat vermediğimiz ve duygusal çığlıklarını "tembellik" sanıp bastırdığımız bu çocuklar; önce okuldan, sonra kendilerinden kaçtılar. Ve biz, onların kendilerine yabancılaşarak açtığı o derin yalnızlık kuyusunu izlerken, aslında geleceğimizi kaybettiğimizi fark edemedik.
Şimdi durup soralım kendimize: Kendine yabancılaşmış, benliği incinmiş, yalnızlaştırılmış ve ruhu sistem dışına itilmiş bu yetenek denizlerini biz eğitemediysek, soruyorum size; bugün sokakta, ekranda veya hayatta bu çocukları gerçekten kim yönetiyor?