Genç bir akademisyen arkadaşım kapıyı usulca aralayıp başını uzattı ve “Hocam, size birkaç husus danışacaktım” dedi. Meşgul olduğumu fark edince, “Rahatsız etmek istememiştim, kusura bakmayın” diyerek daha sonra gelebileceğini söyledi. “Lütfen gir, acil bir durum yok; bir bildiri okuyorum” diye karşılık verdim.
İçeri girdiğinde bir süre tereddüt etti, ardından beklenmedik bir soru yöneltti: “Hocam, siz neden hâlâ bu kadar yoğun çalışıyorsunuz?” Gülümseyerek aslında o kadar da yoğun çalışmadığımı söyledim. Ancak o, cevabımla yetinmedi: “Ben sizin yaşınızda ve konumunuzda olsam çalışmayı bırakır, kendime vakit ayırır ve sevdiğim şeylerle ilgilenirdim.” Sonra, aynı soruyu bu kez daha doğrudan sordu: “Gerçekten neden çalışmayı sürdürüyorsunuz?”
“Önce diğer sorularını sor,” dedim, “buna birkaç gün sonra cevap vereyim; galiba önce benim de kendi cevabımı netleştirmem gerekiyor.”
O gün konu kapandı, fakat soru zihnimde kalmaya devam etti. Ertesi sabah kahvaltıda eşimle de bu meseleyi konuştum. Gün boyunca farkında olmadan bu soruya döndüm durdum. Akşam olduğunda ise, neden çalışmayı sürdürdüğümü ve bunu bırakmanın benim için neden neredeyse mümkün olmadığını daha berrak biçimde kavradım.
Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl’ın “insanı hayatta tutan şey haz değil, anlamdır” cümlesini ilk okuduğumda, bana doğru gelmişti. Aradan yıllar geçtikten sonra idrak ettim ki, bu cümle benim için bir fikir olmaktan çıkmış, bir tecrübeye dönüşmüştü. Bu anlam, bana hep Hz. Mevlânâ’nın insanı bir “olgunlaşma yolculuğu” olarak görmesini hatırlatır. Özellikle çalıştıkça, emek verdikçe, yaptığım işten çok kendimin değiştiğini fark ettiğim anlarda…
Ancak mesele tek başına anlam değildi.
Bir dönem, çalışmanın bende aynı etkiyi sağlamadığı zamanlar da oldu. Yaptığım işin tekrar gibi göründüğü, zihnimin dağıldığı, hatta zaman zaman yorulduğum dönemler… O anlarda çalışma, anlam üretmek bir yana, anlamı bulanıklaştırıyormuş gibi geliyordu. Bu yüzden bugün söylediklerimin herkes için, her zaman geçerli olmadığını biliyorum.
Fakat zamanla şunu da fark ettim: Dikkatini belirli bir amaca yönelten insanın zihnindeki dağınıklık azalıyor. Darmadağınık düşünceler ve belirsiz kaygılar, yerini daha sade bir akışa bırakıyor. Bazen yaptığım işe tamamen daldığım anlarda zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. Saatler sessizce akıp gidiyor; ne geçmişten gelen sorunlar ne de geleceğin kaygısı belirleyici oluyor. İnsan, yaptığı işle baş başa kalıyor. Dışarıdan “yoğunluk” gibi görünen bu hâl, içeride tuhaf bir dinginlik üretiyor. Bu yüzden çalışma, benim için bir zorunluluk değil; zihinsel bir sükûnet ve iç düzen biçimi.
Bütün bunları düşündükten sonra, aslında yaptığım şeyin yalnızca “çalışmak” olmadığını daha iyi anladım. Bu, anlamla, dikkatle ve içsel dengeyle kurulan bir ilişki. Belki de bu yüzden, çalışmayı bırakmak benim için sadece bir faaliyeti terk etmek değil, hayatla kurduğum bağı zayıflatmak anlamına geliyor.
Japonların “iyi yaşama hâli”ni anlatmak için kullandıkları ikigai kavramı, bu durumu basitçe ifade eder: İnsan, yaptığı işle değerleri arasında bir bağ kurabildiğinde, hayat daha dengeli hâle gelir. Benim için bu bağ çoğu zaman masamda, bir şeyler okurken veya karalarken kuruluyor. Çalışma, yalnızca yapılması gereken bir iş değil; zihnimi toparlayan ve hayatla bağımı canlı tutan bir anlam alanı.
Bu yüzden, genç meslektaşımın sorusuna bugün verebileceğim cevap daha net:
Çalışıyorum; çünkü bu sadece yaptığım bir şey değil, benim bir parçam.