Hız limitleri içerisinde otobanın orta şeridinde ilerlerken sol şeritte sıra dışı bir hareketlilik dikkatimi çekti. Kısa süre sonra bir sürücünün aşırı hızla ve diğer araçları sıkıştırarak ilerlemeye çalıştığını fark ettim. İlk anda otomobildeki çakar gözüme çarptı. Ardından gözüm plakaya takıldı. Plakadan anladığım kadarıyla bu lüks otomobil, İstanbul’daki bir üniversite rektörünün makam aracıydı. O anda aklıma “Bir rektör neden çakar kullanarak trafikte geçiş üstünlüğü sağlamaya ihtiyaç duyar?” sorusu geldi.
Üniversite hocalığı, toplumda en saygın mesleklerden biri olarak görülür. İnsanlar hocalardan bilgi üretmelerinin yanında davranışlarıyla da topluma örnek olmalarını bekler. Bu nedenle üniversiteyi temsil sorumluluğunu en üst düzeyde taşıyan rektörlerin sözleri ve davranışları daha fazla dikkat çeker. Peki, bir profesör rektörlük makamını bir sorumluluk alanı yerine bir ayrıcalık alanı gibi görmeye başladığında ne olur?
Bir üniversitede makamların ayrıcalık üretmeye başlaması, zamanla akademik kültürün özünü olumsuz yönde dönüştürür. Çünkü üniversiteler, hiyerarşinin değil fikrin üstünlüğü sayesinde varlığını sürdürebilen kurumlardır. Makamın bir güç ve imtiyaz aracına dönüşmesi, akademik liyakatin yerini statü arayışına bırakmasına neden olabilir. Bilgi üretiminin yerini statü merkezli bir düzen aldığında ise üniversitenin eleştirel ve özgürlükçü yapısı zamanla zayıflar.
Bu dönüşümün ilk yansımaları üniversite içindeki ilişkilerde görülür. Akademik unvanlar giderek bilimsel emeğin değil, hiyerarşik üstünlüğün bir göstergesi hâline gelir. Bu durumda öğrencilerle hocalar arasında görünmez duvarlar oluşur. Aynı şekilde genç akademisyenlerle yöneticiler arasındaki mesafe de artar. İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade etmek yerine makam sahiplerinin beklentilerine göre davranmaya yönelebilir. Eleştirel düşüncenin yerini sessizlik, sorgulamanın yerini ise uyum sağlama çabası alır.
Oysa üniversite, meslek kazandıran bir eğitim kurumundan çok daha fazlasıdır. Gençlere adalet, ahlak ve toplumsal sorumluluk bilinci kazandırması beklenen bir mecradır. Bu nedenle üniversitelerde ayrıcalığın normalleşmesi, öğrenciler üzerinde güçlü ve kalıcı etkiler bırakabilir. Öğrenciler zamanla başarıyı bilgi, emek ve ahlaki tutarlılıkla ilişkilendirmemeye başlayabilir. Başarı, giderek güce yakınlık ve görünür statüyle ilişkilendirilen bir kavrama dönüşebilir.
Aslında mesele üniversitelerle de sınırlı değildir. Toplum, en eğitimli kesimlerin bile kamusal kuralları kendileri için esnetebildiğini gördüğünde adalet fikrine duyulan güven zayıflar. Çünkü insanlar çoğu zaman söylenen ilkelere değil, o ilkeleri savunan kişilerin davranışlarına bakar. Bir idarecinin makamının ayrıcalık aracına dönüşmesi, sıradan vatandaşın kurallarla kurduğu ilişkiyi de dolaylı biçimde etkileyebilir.
Belki de asıl sorun tam burada başlar. Ayrıcalık başlangıçta küçük bir kolaylık gibi görünürken gün geçtikçe kurumsal karakteri dönüştüren bir alışkanlığa dönüşür. Ve bir toplumda ayrıcalık ne kadar normalleşirse, adalet duygusu da o kadar aşınır.
Gençler söylenenleri değil, gördüklerini hafızalarına daha güçlü biçimde kaydeder. Derslerde hukuk ve etik anlatılırken, günlük yaşamda makamların ayrıcalık üretmek için kullanıldığına şahit olunması bir çelişki oluşturur. Bu çelişki gün geçtikçe, “Kurallar herkes için değildir; güç sahibi olanlar için esneyebilir.” düşüncesinin yerleşmesine neden olabilir.
Bu nedenle üniversitelerin topluma verdiği en güçlü mesajlar, resmi açıklamalarda değil, küçük görünen davranışlarda saklıdır. Bir rektörün trafikteki tavrı, öğrencisine yaklaşımı, eleştiriye verdiği tepki ya da toplumsal kurallarla kurduğu ilişki, üniversitenin nasıl bir insan yetiştirme anlayışına sahip olduğunu gösterir.
Eğer bir üniversitede makam, hizmetin yerine ayrıcalığın sembolüne dönüşürse öğrenciler de başarıyı bilgiyle değil, güçle ilişkilendirmeye başlayabilir. Böyle bir atmosferde akademik erdem gerilerken statü öne çıkar. Oysa üniversitenin topluma vermesi gereken asıl mesaj, “İnsanı büyüten makam değil, bilgi ve erdemdir.” olmalıdır.