Üniversitemizden bir yöneticiyle ayaküstü sohbet ederken, sözlerine itiraza yer bırakmayan bir edayla “Sizler için çalışıyoruz; yaptığımız her şey sizin için.” dedi. Benzer kibir gösterileriyle karşılaştığımda yaptığım gibi, nezaket kuralları çerçevesinde sohbeti kısa keserek ortamdan ayrıldım. Çünkü biraz daha kalsam, sakinliğimi koruyamayacağımı biliyorum. Sonrasında ise, ne kadar haklı olduğumu düşünsem de bir insanın kalbini kırmış olabileceğim düşüncesiyle kendime çok kızıyorum.
Öte yandan, bu kibir duygusunu zaman zaman kendimde de hissediyorum. Bir makalem yayımlandığında, bir konferansın ardından beklediğimden fazla alkış aldığımda ya da öğrencilerimden takdir dolu geri bildirimler geldiğinde, içimde usulca bir "ben bilirim" duygusu beliriyor. Böyle zamanlarda zihnimde yıllardır taşıdığım bir cümle ortaya çıkıyor. Elbert Hubbard'ın şu sözü beni kendime getiriyor: "Mezarlıklar, dünyanın onsuz yapamayacağını sandığı insanlarla doludur."
O söz her aklıma geldiğinde, "Ben bilirim." duygusunun insana ne kadar kolay yerleştiğine şaşırıyorum. Bu düşünce beni ister istemez dinlerin kibre neden bu kadar önem verdiğini düşünmeye götürüyor. Anladığım kadarıyla Hristiyanlıkta kibir, sadece kendini beğenmek ya da başarılarıyla övünmek değildir. Asıl tehlike, insanın kendi iradesini ve yeterliliğini öne çıkarması, zamanla kendisini her şeyin ölçüsü hâline getirmesidir. Bu yüzden birçok Hristiyan düşünürü kibri, diğer günahların kaynağı olarak görmüştür. İnsan önce kendisini olduğundan büyük görmeye başlar; ardından başkalarını küçümsemek, eleştiriye kulak tıkamak ve yanılabileceğini unutmak neredeyse kaçınılmaz hâle gelir.
İslam'ın kibir anlayışını da aynı yaklaşımın başka bir ifadesi gibi görüyorum. Kur'an'da İblis'in Âdem'e secde etmeyi reddederken, "Ben ondan hayırlıyım." demesi sıradan bir itaatsizlikten çok daha fazlasıdır. O cümlede, insanın kendisini hakikatin önüne koyma eğilimi saklıdır. Belki de bu yüzden kibir, sadece başkalarını küçümsemek değil; insanın kendi sesini hakikatin sesinden daha yüksek duymaya başlamasıdır. Düşündükçe, beni en çok ürküten tarafı da bu oluyor. Çünkü kibir çoğu zaman gürültüyle değil, insanın içinde usulca beliren ve ona "Sen zaten biliyorsun." diyen sessiz bir fısıltıyla büyüyor.
Peki, insan bu sessiz fısıltıdan nasıl korunabilir? Bu sorunun kesin bir cevabını bildiğimi söyleyemem. Bildiğim tek şey, kibirle mücadelenin dışarıda değil, insanın kendi içinde başladığıdır. Tasavvuf geleneğinde sıkça tekrar edilen "Ben bilmem." sözü de bana bunu hatırlatıyor. Bu söz, bilgiyi küçümsemek ya da aklı inkâr etmek değildir. Aksine, insanın bildiklerinin sınırını fark etmesi, her hükmün yanılma ihtimalini içinde taşıdığını unutmamasıdır. Belki de gerçek tevazu, "Ben bilmiyorum." diyebilme cesaretidir.
Eskiden bu sözü daha çok dervişlerin diline yakıştırırdım. Oysa yaş aldıkça bunun salt bir zikir değil, bir hayat disiplini olduğunu düşünmeye başladım. Bir toplantıda, bir ders anlatırken ya da bir tartışmanın tam ortasında içimden sessizce "Ben bilmem." diyebilsem, belki daha dikkatli dinler, daha az hüküm verir, daha çok anlamaya çalışırım.
Günün sonunda o söz bana bir gün bu dünyadan çekip gideceğimi hatırlatıyor; tasavvuf ise daha o gün gelmeden, her konuda hüküm vermeye kalkışmamam gerektiğini fısıldıyor. Belki de insanın ömrü boyunca söylemeyi öğrenmesi gereken en zor söz, "Ben bilirim." değil; içtenlikle dile getirebildiği "Ben bilmem."dir.