İncir’e ve zeytin'e andolsun.
Sinâ Dağına andolsun,
Bu güvenli şehre(Mekke'ye) andolsun ki,
Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık (Tin 1, 2, 3, 4)
İnsan idrak itibariyle en donanımlı ve kudretli olduğu halde icad yönünden en zaif ve donanımsız bir boyuttadır. Bütün varlık bunu haykırmaktadır. Fakat insan bunu anlamamakta veya anlayamamaktadır. Bu nedenle de hep ıstıraplar içinde kalmaktadır.
Aslında bütün varlıklar içinde insanı mümtaz kılan tarafı da burada gizlidir. Hazinenin içindedir ama hazineyi bilmez. Çünkü insan denen yaratılış harikası bu tarifeyi tam idrak edemez. Ahmet Hamdi Tanpınar hazine kapalı odanın baharıdır der ya galiba insanın hazinesi de iradesinin iktidarsızlığındadır ve baharı bilmiyorum demektedir.
Hayat sahibi bütün mahluklar bakarlar fakat neye neden baktıklarını anlamadan yollarına devam ederler. Kendilerine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirirler. Lakin insan da bakar. Ancak neye neden baktığını sorgular. Sorguladığını görmek ister ve gördüğünü de anlamak. Çünkü bakıp da görmeyen ve anlamayanlar görülmek ve anlaşılmak isterler insan tarafından.
Aslında İncire, Zeytine, Turi Sinaya ve Mekke’ye yemin edilir ve insanın en güzel surette yaratıldığı belirtilirken sanki tam da bu ikilem bize anlatılır.
Rabbimiz önce git incirdeki yaratılış harikasına bak der. Bir zerrede nasıl bir kudret harikası olduğunu gör ve icad cihetiyle kendinin nasıl mutlak bir acizde olduğunu anla. Bu nedenle de haddini aşarak ocağına incir dikme der. Sadece mütehayyir bir sakacı, muallim bir kazıcı ve bir zerreden o mertebelere gelen o harika meyvenin tarif ve teftiş edici bir tadıcısı olduğunu anla ve afiyetle ye der sanki.
Sonra zeytin insanın karşısına çıkar. Faydalarını anlatır bir diğer kudret mucizesi olarak. Git benim hayat seyrime bak. Senden uzak ve Rabbime yakın iken güneş dahi bana zarar vermiyordu. Ancak ne zaman seninle tanış oldum o zaman önce rengimden oldum. Yeşil idim siyaha döndürüldüm. Burada da durmadın. Rengimle beraber bedenimi de değiştirdin. Türlü türlü hallere getirdin ve bendeki ab-ı hayat suyunu kendine rızık edindin. Ancak sürekli bana bakıp beni anlamamada ısrar ettin. Bendeki harikalık sendeki acizliği ortaya çıkardığı gibi cahilliğini de gösteriverdi. Rabbim bana bakmanı onu anlamanı istedi der.
İncir çok küçüktü. İnsan denen aciz mahluk ona baktı ancak gördü. Zeytin biraz büyüktü insan ona da baktı gördü ancak anlayamadı. İnsanın bu nankörlüğüne Rabbi rahmet etti ve üzerinde yaşadığı en büyük şeye bakmasını istedi. Dağı karşısına dikiverdi. Dağ bu defa insana biraz insaf biraz da ihtiramla git bak dedi. Hem sürekli üzerimde gezersin hem Ferhat gibi bağrımı delersin ama anlamak için biraz da olsa gayret etmezsin. Ben bütün bu büyüklüğümle beraber neden bu kadar büyük olduğumu bilmem ve anlamam ama sen bütün bu küçüklüğünle bunu anlarsın diye Rabbim incir ve zeytinden sonra bana bakmanı ve onu görüp anlamanı istedi. Senin en güzel şekilde yaratılmanın ve cennetten gönderilmenin yegâne gayesinin belki bakıp görmen anlayıp iman etmendir.
İnsanın bakıp da tam göremediğini ve anlamada yetersiz kaldığını bilen Rabbi bir şans daha verdi. Mekke’ye bak dedi. Çünkü burada ne incir ne zeytin ne de üstünde tenezzüh edilecek ve bağrından istifade edilecek maddi nimetler nevinden bir şey vardı. Ama insanın bütün bu acizlik ve kudretsizlikle beraber en güzel surette yaratılmasını ispat eden abidliğinin tevhid-i kıblesi vardı. İşte insan gitti ve Bekke’ye baktı. İncirden daha itibarlı zeytinden daha faydalı ve dağdan daha donanımlı olduğu ve yaratılanlar içinde en güzel suret ve mahiyette olduğunu KABE’de anladı. Bundan sonra her tesadüf ettiği nesneye bakmadı. Onu görmeyi ve ondan görmeyi anladı. Rabbine şükrederek acizliği içinde nihayetsiz kudreti, fakirliği içinde nihayetsiz nimeti, cehaleti içinde mutlak marifeti biraz anlamaya ve neden bu kadar güzel yaratıldığını idrak etmeye çalıştı.
Döndü başta düşman olduğu incir, zeytin, dağ ve şehre şöyle nida etti. Ben güzelliğimi hep surette aradım. Bu nedenle de hep baktım belki gördüm ama hiçbir zaman anlamadım. Bu yönümle sersem bir tavuktan bile aptal, ahmak bir eşekten dahi aşağı oldum. Çünkü idraksiz ve iktidarsız bir tavuk bir kudret mucizesini bırakıverince bana ısrarla git git bak dedi. Bir taraftan benim gibi acizden nasıl böyle bir harika cıkıverdi diye sevinirken diğer taraftan elsiz ayaksız, dilsiz kulaksız, kalpsiz ve idraksiz nasıl bir evlat getirdim diye üzülüyordu. Halime şükretmem ne güzel surette yaratıldığımı bilmem için bak diyordu. Hem eşek gözlerim ne kadar güzel çiftem ne kadar perk olduğuna bak ancak sırtımdan yük ve dayak, sesimden nefret ve ikrah hiç eksilmiyor diye bak diyordu. Tavuk gibi o da beni suretten sirete yani biçimden içeriğe yönlendiriyor ne kadar güzel yaratıldığımı söylüyordu.
Bütün bu mülahazalardan sonra İNSAN tekrar Rabbine döndü ve şöyle niyaz etti. Beni kudret ve hikmet dairelerinin en küçüğünden en büyüğüne en hakirinden en harikasına muhatap ve müfettiş eden Rabbim. En güzel yaratılışın en manalı tarafı olan varlıklarına baktığım zaman görmeyi, gördüğüm zaman anlamayı, anladığım zaman da iman etmeyi bana nasip eyle. Aklımı imanımın önüne geçirme dedi.
Son kez döndü incire, zeytine, Sina dağına ve Bekke’ye baktı. Niçin yaratıldığını bütün çıplaklığıyla anlamaya çalıştı. Bakmanın anlamak için perdeleri kaldırarak sırlara vakıf olmak olduğunu gördü. Bu heyecanından dolayı yerinde duramıyordu. Sakinleşmek için tekrar kitabın başına geçti. Okumaya başladı. Sonsuz ufuklara yelken açtı.
Ve şöyle dedi. Hiçbir şey olmayan bir şey olur. Hiçbir şeye benzemiyorsan bir şeysin. Hiçim diyorsan varsın. Bilmiyorum diyorsan bilmeye doğru yol almaya başlamışsın. Sen bütün bu kusur gibi görünen gerçekler içinde asıl varsın.