Öğrencilerimizin geneli, üniversite öğrenimlerini ailelerinden uzak ve alıştıkları çevrenin dışında sürdürdükleri için çok farklı sorunlarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Benzer sorunlardan biriyle yüzleşen bir kız öğrencim bana ulaştı. Derdini aktarırken sanki dünya başına yıkılıyormuş gibiydi. Öyle üzgün, öyle sıkıntılıydı ki insanoğlunun yeryüzünde yaşayabileceği en dramatik durumlardan birini yaşıyor diye düşünebilirdiniz. En sonunda, “Hocam, böyle sorunlar daha çok kız öğrencilerin başına geliyor.” dedi.
Sakince dinledim. Problemi çözmek için nasıl yardım edebileceğime ve bu amaçla kimlere başvurabileceğime karar verdim. Ne yapacağımı açıklamaya başlamadan önce kendisini teskin etmemin de iyi olacağını düşündüm. Derdini bu kadar büyütmemesini, dünyanın bambaşka yerlerinde kız öğrenciler de dâhil olmak üzere birçok öğrencinin benzeri sıkıntılar yaşayabileceğini söylemeye karar verdim. Hatta kadınların türlü acılarla yüz yüze geldiklerini, kendisinin de onlara bakarak hâline şükretmesi gerektiğini anlatmak istedim.
Bu aşamada, okumayı yeni bitirdiğim iki kitabın kadın kahramanları aklıma geldi. Birden canım sıkıldı. İçim burkuldu ve kız öğrencimizdeki huzursuz ruh hâli sanki bana geçti. Sadece durdum, kısa bir an düşündüm ve sustum.
İlki, Neval El Seddavi tarafından yazılan “Sıfır Noktasındaki Kadın” adlı kitaptı. İdam sehpasının kurulmasını bekleyen Firdevs ile yapılan söyleşiyi içeriyordu. Kitapta, Firdevs’in kendisini koruması gereken ailesinin ve içinde bulunduğu toplumun onu dolaylı yollardan nasıl bedenini satmaya mahkûm ettiği ve sonrasında katil olmasına nasıl sebep olduğu anlatılıyordu. Tüm bunlara rağmen Firdevs’in, bağışlanma talebinde bulunmadan ölümü vakur bir şekilde karşıladığı aktarılıyordu.
İkincisi ise Laetitia Colombani’nin kaleme aldığı “Saç Örgüsü” adlı romandı. Romanın kahramanlarından biri olan Smita, Hindistan kırsalında yaşayan bir Dalit (dokunulmaz, parya) kadındı. Hindistan Anayasası ve yasalarına rağmen toplumsal kabul gören kast sistemi içinde bile kendisine yer bulamamıştı. Yaşamını sürdürebilmek için toplumun Dalit kadınlarına layık gördüğü işi yapmak zorundaydı. Köydeki kadınların yaptığı bu iş, artık yemek karşılığında çıplak elleriyle başkalarının tuvaletlerindeki dışkıları sırtlarındaki selelere doldurarak tuvaletleri temizlemekti.
Bütün bu koşullara rağmen Smita’nın asıl mücadelesi kendisi için değildi. Kızının kendi kaderini yaşamaması için mücadele ediyordu. Roman da büyük ölçüde bu mücadelesini resmediyordu.
Tam bu noktada fark ettim ki öğrencime yardımcı olmaya çalışırken az daha, “Görüyor musun? Dünyada ne acılar var? Senin dertlerin bu kadınların yaşadıklarıyla karşılaştırılamaz. Mutlu olmalısın.” demek üzereydim. Bir anda acıları yarıştırmanın ne kadar anlamsız olduğunu düşündüm. Böyle yaparak öğrencimi küçümsemiş olacaktım. Belki de öğrencim, “Hocama güvenerek geldim ama o da beni anlamak yerine küçümsedi.” diye düşünecekti.
En kötüsü de tüm bunları söyleyerek öğrencime şükür konusunda yanlış bir örnek olacaktım. Çünkü davranışım, başkalarının yaşadığı zorluklardan ve acılardan beslenen bir şükür anlayışını yansıtacaktı. Hâlbuki benim şükre bakışım farklıydı. Dertler söz konusu olduğunda, sorunlarımı küçümsemeden ve başkalarının yaşadıklarıyla karşılaştırmadan, hatta onların acılarına merhamet ederek, umutla sorunlarımın üstesinden gelmeye çalışırım. Son tahlilde yapabileceğim bir şey kalmadığında ise Yaratan’a sığınırım.
Tekrar konuşmaya başladığımızda öğrencime hiçbir telkinde bulunmadım. Hatta ilk anda sustuğum için şükrettim. Sonrasında sorununu nasıl çözebileceğimizi anlattım. İstediği zaman bana ulaşabileceğini hatırlatarak gönderdim. Odadan çıkarken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. O yanımdan ayrılınca içime doğru akan bir ılıklık hissettim; içim huzur doldu. Firdevs’in ruhunu yâd ettim. Smita’ya selam gönderdim.